>"USUL" HAKKINDA : Konumuz "FUTBOL" -1

>

Karnı aç, bir somun ekmeğe muhtaç bir insana, “roasted quails flambéed with Cognac” yemeği hakkında düşüncelerinizi ve eleştirilirinizi anlatmaya çalışmanın, sonra da onun tepkileri ya da tepkisizliği karşısında onu aşağılamanın ne anlamı olabilir ki !? Bir “porno filmini”, içinde duygusalığa yer verilmemiş diye, ya da “fantastik bir uzay filmini”, “gerçekçi bulmadım” diye eleştirmenin anlamsızlığı gibi bir şey !

Bir genç arkadaşım, tuttuğu takımda bir süre oynadıktan sonra, yaptığı serserilikler ve terbiyesizlikler artık çizmeyi iyice aşınca takımdan kovulmuş olan, daha sonra da yurt içinde ve dışında hiç bir takım tarafndan talep edilmeyerek futbol hayatı sona eren bir futbolcunun fotoğrafını, “kutsal bir rol model” olarak, bir çok takımdaşları gibi, yıllarca cüzdanında saklamıştı. Bir diğeri ise, medyada “stadyumlarda küfür kesin olarak yasaklanmalı” muhabbetlerinin yoğunlaştığı bir dönemde, en içten samimiyetiyle, “dilediğim gibi küfür edemeyeceksem, o zaman maça gitmemin ne anlamı olabilir ki !?” diye sormuştu bana.

Bu örnekleri, yüzlerce, binlerce çoğaltmak mümkün. Üstelik bu delikanlılar, “iyi çocuklar” ; toplumu sinsi sivrisinekler gibi, önce zehrini akıtıp uyuşturduktan sonra ince ince kanını emen ve layığını bulmaları için sadece kulaklarının değil, tepeden tırnağa tüm organlarının Apollon tarafından değiştirilmesi gereken, bir çok “yüksek tabaka (!) mensubu yaratıklara nazaran, büyük bir çoğunluğu, çok daha tercih edilebilecek insanlar. Aralarında serseri takımı da var elbet ama, denizde ne kadar mikrop var ise, o denizden alınan “bir bardak su”da aynı oranda mikrop olduğu kadar. Üstelik bunlar, tuttukları takımların en önemli unsurları. Tuttukları takım için ceplerindeki üç kuruş parayı seve seve harcarlar, maça giderler, deplasmana giderler, forma satın alırlar, tezahüratı onlar yapar ve icabında “iç ve dış güçler” tarafından da bol bol kullanılırlar …

Öte yandan, onları “ayak takımı, avam” görüp de, kendilerini “elit, havass” sananlar var. Toplumda, siyasette olduğu gibi, onlara göre, diğerleri “temizlenmeleri gereken ötekiler”. Her alanda olduğu gibi, futbol da onların değerlerine, düşüncelerine ve beklentilerine –her ne kadar bu değerleri, düşünceleri, beklentileri durumlara gore değişse de- uygun olmalı. Ellerini asla “taşın altına” sokmazlar ama, hep yüksek zirvelerden bakıyormuş gibi bir eda ile, her şeye sallayıp dururlar. Sallarlarken de, salladıkları konu hakkında bilgi sahibi olmak gibi bir gereksinimleri asla yoktur. Zira, mevcut bilgilerinin zaten evrende var olan (ve hatta var olmayan) her şeyi en doğru olarak açıklamaya fazlasıyla yeterli olduğuna emindirler. Onlara göre, bunun dışındakiler ise, ehemmiyeti olmayan ıvır zıvır detaylardır ki, bu lüzumsuz şeylerle de zaten işte o “ötekiler” ilgilenir. Yaşarlarken yüzlerine bile bakmadıkları “gassal”ların, rahmete kavuştuklarında cansız bedenlerini yıkadıkları, “imam”ların namazlarını kıldırdığı, “ölü gömücü”lerin onları toprağa defnettikleri gibi …

Bir de “bana kimse başka bir şey anlatmasın hocam !” lar var. “Hikaye anlatma bana, bir tek benim dediğim dedik, çaldığım düdüktür”cüler. “Biz neler gördük neler, konuşturmayın şimdi beni, bir konuşmaya başlasam yer yerinden oynar tamam mı !”. Ama hiç bir zaman “neler, neler” gördüklerini bilemeyiz. Çünkü bir türlü söylemezler. Kim bilir, belki söyledikleri taktirde bizzat kendi kirli çamaşırları da ortaya çıkar diye midir, yoksa “..mış gibi” yapmanın gizeminin onlara sağladığı “mühim kişilik” rantının çok daha evla olmasından mıdır, biz sıradan insanlar asla bunu anlayamayız. Bu zevat, “bu işlerin içinden gelmiş” olmakla, bu alanın mutlak hakimi olarak ortaya çıkmışlardır. Oysa, bu alandaki geçmişlerine bakıldığında, bu alanın evrensel ölçülerine göre, önemsenebilecek herhangi bir kariyere sahip olmadıkları hemen ortaya çıkar. Ama, bu alanda geçmişlerinde yapmaya çalıştıkları o hakiki iş’lerinden elde edemedikleri “maddi ve manevi” rantları, şimdi o iş’leri üstelik onlardan daha iyi bilen ve misliyle daha iyi yapmaya çalışanlar hakkında “ahkam kesmek” suretiyle elde etmek başarısını (!) göstermektedirler. Sorunlar, problemler hakkında çözüm yolları “hocammm, sallandıracaksın üçünü beşini Sultanahmet Meydanında bak bir daha oluyor mu !?” tarzındadır. “Vuracaksın yumruğu masaya hocammm, iğneyi yapacaksınn, şerefin varsa çekip gidersinnn, caarrtt diye bi koyarsın hocaammm bak bakalım bir daha yapabiliyor mu !? …….”

“Apollon’un ezgilerini duyabilenlere” bir sözümüz yok elbet de, peki biz “nereden yakacağız !?” Biz de kendimizi bir yerlere konuçlandırıp da, diğerlerini “öteki” mi ilan edeceğiz !?

Hayır ! Çünkü “bütün”, her parçası ile birlikte “bütündür”. Bireysel –ya da toplumsal- ruh hallerimize göre beğenmediğimiz, hoşlanmadığımız parçalarını görmezden gelir, yok sayar ya da “öteki” ilan edersek, zaten “bütün” hakkında doğru ve haklı ahkam kesebilmemiz de mümkün olamayacaktır. “Apollon, Midas, Pan ya da Marsyas ve Frigya halkı”ndan biri, ya da bir kaçı eksik olsa, bu blog’un temelindeki hikayenin ne anlamı olabilirdi ki !? Üstelik –hikayeyi bilenler bilir- “bunlardan kim haklıydı !?” sorusunun cevabı, çok yönlüdür ve nereden bakıldığına bağlı olarak, cevap değişebilir.

Hasılı, ne “abazanlıktan gözü dönmüşten”, duygusal aşkın inceliklerin, anlamasını bekliyelim, ne de “aşk’ın salt duygusal olarak yaşanması mecburiyeti olduğunu” savunalım. Ama, bu blog’u oluşturan üstadın dediği gibi, “zincirlerin en zayıf halkalarını görüp isyan etmek” için de, her şeyden önce “zinciri, tüm halkaları ile birlikte gerçek bir bütün” olarak görelim. Bunu başarabildiğimiz taktirde, mesela sondan geriye 8 inci halkanın çatlamş olduğunu görebilir isek, en son halka ile uğraşmamızın ne kadar abes olduğunu da görebiliriz belki !

Peki, değerlendirmelerimizde, eleştirilerimizde, bireysel ya da toplumsal ruh hallerimizden kendimizi arındırıp da, bu bütünün bütün parçalarını yadsımadan, nasıl bir ortak çıkış noktası, nasıl bir ortak referans bulacağız !? Yani, ortak “mihenk”imiz ne olacak !?

Bu sorunun cevabı da, gelecek yazılara kalsın …
Reklamlar
Published in: on Ağustos 30, 2010 at 23:16  Comments (1)  

>Apollon’a açık mektup :

>

Sevgili Apollon,

Bir zamanlar bana da taktığın o “malum” kulakları hakkedenler fena halde çoğaldılar ama, sen uzun süredir ortalarda görünmüyorsun. Tatile mi çıktın, yoksa artık kulak takmaktan mı yoruldun !? Üstelik, senin yokluğunu fırsat bilen, bir yığın “Çakma Apollon’lar” maalesef etrafımızı iyice kuşatmış durumdadırlar ki, bunlara “eşek kulakları” dahi nafiledir. Bir gün biz ölümlülerin arasına tekrar dönüp de “layık olana, layığını vermek” görevini bizden alıncaya kadar, senden gerekli dersi almış olan bu deneyimli Krallık, umuyorum ki, sana layık bir hizmet verir. Yaşadığımız “kakafoni” ortamında, seni ve “lir”inden dökülen, “ancak anlayabilen kulakların işetebildiği”, “evrenin saf uyuşumu” tanrısal ezgilerini çok özledik.

Selam ve sevgilerimizle …

Published in: on Ağustos 28, 2010 at 08:12  Yorum Yapın  

>Hayatta Yaptıklarımız Sonsuza Dek Yankılanır

>

Yukarıdaki söz Roma İmparatorluğu’nun en karizmatik, gönlüllerde taht kuran Maximus Demicus Meridius’a aittir. Hayatın hiç bir zaman basit ve anlamsız olmadığının, her saniyeyi birer Maximus olarak yaşamamız gerektiğini hatırlatır bana. Tabiiki şu an itibariyle bir yaratıcılık çöküntüsü yaşamakta olan Hollywood denen mahallenin son yıllarda çıkardığı bir efsane olan Gladyatör filminden bahsediyorum. Filmi görenler hatırlar (hatırlamıyorsanız hemen hatırlayın!!) Maximus son derece karizmatik bir şekilde atının üstünde German barbarlarını birer eti pufa dönüşürmek üzere bekleyen Romalı askerlerin önünden geçer. Onu görür görmez bütün askerler ayağa kalkar, okçular oklarını ateşe verir ve emirlerini beklerler. (Bu arada bunları yazarken zamanında cokmu fazla yüklenmişiz cüneyt amcaya? Alt tarafı o biraz daha ölmeden önce yarım saat nasihat verirdi, arada bir 100 kere vurulup yanındaki hatunu fırlatıp ayakta ölürdü…) Maximus o sirada kurt köpeğiyle birlikte suvarilerinin yanına gider, kılıcını kaldırır ve şu sözleri söyler:

“Bundan üç hafta sonra tarlamda çalısıyor olucam. Siz de nerede olmak istediğinizi hayal ettiğiniz taktirde kendinizi orada bulacaksınız. Benimle kalın ! Formasyonunuzu bozmayın ! Kendinizi yüzünüze güneşin vurduğu yeşil bir çayırda bulursaniz merak etmeyin. Siz çoktan ölüp Elysium’a gitmişsiniz ! Kardeslerim ! Hayatta yaptıklarımız….Sonsuza dek Yankılanır.”
Efendim Midasın Krallığı topluma açılmıştır. Konumuz bir ustadımızın dediği gibi “Futbol hiç bir zaman büyümek istemeyen çocukların büyük oyunudur.” Farklı bakışlı yorumlarımızla güncel futbol konularını yorumluyoruz. Amacımız  okurlarımızı her zaman soru sormaya yöneltip düşündürmektir. Futbolu bir kültür içinde insan oğluna getirdiklerini, dünya gündemiyle bağlantılarını ve etkilerini sorguliyacağız. Umarım blogumuz Maximus’un sözleri gibi sonsuza dek yankılanır ve dünyanın her yerinde insanları futbola biraz daha yakınlastırırız. Dünya’da Maximus’lara karşı olan German kabileleri bulunduğu müddetce hiç bir zaman krallığımızın kapılarının kapanmıycağına söz veririz.
Sevgılerımızı ve saygılarımızı sunarız,
Midas ekibi

Published in: on Ağustos 28, 2010 at 00:17  Yorum Yapın