>Yapı Meselesi

>

“Sevdalı yüreklerde beyaz sürgünler
Halayla,türkülerle sevdi bu kalpler
Yıldızlarlar tutuştu siyah beyazla
Marşlarımız ağlasın kartal aşkıyla
Beşiktaş seninle ölmeye geldik…Beşiktaş
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik… Beşiktaş”

Besiktas’in yaraticiligi ile bilinen Carsi grubunun yeni bestesi, her taraftarin soylemek isteyecegi, Besiktas sevgisine yakisan bir tezahurat. Ancak ne yazik ki, Besiktas takim olarak cok uzun bir zamandir taraftarin yaraticiligina ve ozverisine yanit veremiyor.

Gecen sezon topu ayaginda tutmasina ragmen; etkisiz, ciliz ve basarisiz ataklardan dolayi bir turlu taraftarin hayali bol gollu maclari sergileyemen Besiktas, bu sene Schuster ile birlikte bu goruntusunden uzak olacaginin sinyallerini veriyordu. 7 kisi ile defans yapan takim, bu huyundan vazgececek ve tam tersine surekli atak oynayacakti. Herkesin basta soyledigi, durumun Galatasaray’a benzeme olasiligi idi. Korkulananin aksine, Besiktas cok zayif rakiplere karsi “inanilmaz” basariliydi.

Ancak o zayif takimlara bile cok fazla pozisyon veriyor, agir haraket eden defans bir turlu istenen ofsayt taktigini uygulayamiyordu. Gorunen o ki, maclar kazanildigi icin Schuster bunu cok onemsemedi. Tabii ki, takimin atak yonunu sirtlanan oyuncular basta Q7, sonrada Guti sakatlaninca, oyunu ileriye yikma felsefesinin gecen seneden kalan oyuncularla olmayacagini anlamak Schuster ve BJK’ye 5 maca mal oldu. Bu iki yeni transferi cikarirsan, Besiktas gecen seneki Besiktas. Herkes ileriye ciksin, ve orta sahaya yakin duran defans ofsayt taktigi uygulasin demek icin birbiri ile cok uyumlu, hizli ve birazda olsa zeki insan topluluguna ihtiyac var. Bunlarin hic biri bjk defansinda yokken, Hakan ve Rustu’nun inanilmaz hatalari bu yenilgi serisinin tuzu biberi oldu. Q7siz takim hucum da yapamamaya baslayinca, sanki hersey bitmis gibi forvetler de topa duzgun vuramayaya basladi. Mersin Idmanyurdu’nu bile %80 topla oynama oranina ragmen normal sure icerisinde yenemeyen, sutlari cok etkisiz Besiktas’in sakatlar geldikten sonra bile ben cok duzelecegini sanmiyorum. Ilk defa geldigi bir ulkede ki futbolu bilmedigi halde kendini yenilemeyen, Tayfur’u kendinden uzak tutarak ogrenmeyi reddeden bir teknik direktorun takiminin uzun soluklu basariyi gostermesini beklemek yanlis olur.

Guti’nin paslarini anlayacak, Q7’nin yaraticiligina destek verecek adam olmadiktan sonra hucum futbolu ile biraz zor takimlara karsi 3-4 yiyerek yenilirsin. Schuster’in yanlislarina takimdaki rekabetin neden oldugu bencillikte eklendi. Holosko’nun, “gol atmam lazim” dusuncesi yuzunden kacirdigi gollerin haddi hesabi yok.

Cok klasik olacak ama, butun bunlarin cozumu Schuster’de. Turkiye’de futbolun cok defansif oldugunu, cogu takimin kontra-atagi benimsedigini ve itis kakisa dayali oldugunu gorup, rakibine gore taktik vermesi gerekiyor. Herhalde 3-4 mac sonra taraftar destegini cekince yapilmasi sapkalar one koyulacaktir.
Published in: on Ekim 31, 2010 at 20:00  Comments (3)  

>GENÇ FUTBOLCUNUN, "BİR YILDIZ ADAYI OLARAK" PORTRESİ :*

>

Bir kaç yıl önce ilk izlediğim maçında oyuna ikinci yarının ortalarında alınmıştı. “Yakın geleceğin en önemli yıldız adayı” olarak nitelendirildiği için, özellikle ona odaklandım. Oyuna girişi ile gerçekten takımına ciddi bir ivme kazandırmıştı. Henüz rakip takım tarafından çok fazla ciddiye alınmadığından, rahatça boş alan bulabiliyor, aniden hızlanabilme yeteneği, sürati ve kıvraklığı ile üst üste gol pozisyonlarına giriyordu. Maçın sonlarına doğru, yine girdiği bir gol pozisyonunda takımına penaltı kazandırdı. Maç bittiğinde, “inşallah tez vakitte taraftarı olduğum takıma transfer olur” diye dilekte bulunmuştum. Maçtan sonra televizyonda futbol programları başladı. “Geriye al, ileri git, tam orada dur”larla maçın önemli anları peşpeşe yorumlanırken açıkça ortaya çıktı ki, penaltı kararının “penaltı” ile uzak yakın ilgisi yok. Meğer “yıldız adayı” genç futbolcu kendini öylesine ustalıkla yere atmış ki, hakeme de izleyicilere de yutturmuş. Doğrusu, o maçta “normal düşünceli” herkes bu sahtekarlığı yutardı. Çünkü, herşeyden önce, pozisyon “yetenekli” bir futbolcunun penaltı kazanmayı düşünmesine gerek olmadan golü atabilmesine son derece müsait bir pozisyondu. Öte yandan, bu “genç yıldız adayı”, futbol camiasında, henüz “hakemi aldatmaktan sabıkalı” ve “sahtekarlığa eğilimli” olarak mimlenmiş değildi. Bunların yanı sıra, benim gibi bir gurup futbolseverin düşüncesine göre de “geleceği parlak genç bir yıldız adayının” en az futbol yeteği kadar, ahlaki kimliğinin de bu adaylığa uygun olması gerekirdi. O halde, futbol yetenekleri ile o golü atabilmesi mümkün olan geleceği parlak ve herkesin gözünün üzerinde olduğu bu genç futbolcu, mücadelesini sürdürüp yeteneğini göstererek golü atıp da aday gösterildiği “yıldız”lığa bir adım daha yaklaşacağı yerde, nasıl olsa bir kaç dakika veya bir kaç saat sonra ağır çekimlerde ortaya çıkmaması mümkün olmayacak şekilde sahtekarlık yapıp kendini yere atsın ki !? İşte bu düşüncelerle herkes o pozisyonun penaltı olduğuna inanmıştı. Ama dediğim gibi, meğer kazın ayağı öyle değilmiş !

“Endüstriyel Futbol”un cari değerlerine göre İngiliz futbolcuların kendilerini yere atmayı uzun süre reddedişi hayranlık duyulacak bir kültürel norm gibi görünebilir ama, Kıta Avrupası’ndan nasıl tuhaf şekillerde penaltı kazanılacağını öğrenmiş olsalardı daha çok maç kazanabilirlerdi !”** diyenler beni ilgilendirmiyor. (Şüphesiz ki, ben de onları ilgilendirmiyorumdur.) Ben “Bu kulübe haram kupa sokmam !”*** diyenlere saygı duyanlardanım. Maçın sonunucunu hatırlamıyorum ama, “keşke taraftarı olduğum takımda oynasa !” diye düşündüğüm “genç yıldız adayı”nın ruhumda yarattığı burukluğu hiç unutmadım ve o gün takımına kaç puan kazandırdı ise, benden o puanın misli ile ilk Midas Kulaklarını kazanmıştı.

Hadise sadece bundan ibaret kalsa, bu satırlarımın “ayıp etmek”ten başka bir anlamı olmazdı. Zira o genç bir insan, bir hata yapmış olabilir. Üstelik herkes hata yapabilir. “Mükemmeliyet Allah’a mahsustur” denilir. Mühim olan “hatalardan ders almak” değil mi !? “Bir hatasını yakalayıp da, genç bir futbolcuyu silkelemeye çalışmak” hangi ahlaka uyar !? Üstelik bu futbolcu yetenekli ve ülkemizde yıldız futbolcu da kolay kolay yetişmiyor. Öte yandan, bu futbolcunun, hem futbol oynadığı dönemde, hem de sonrasında, böyle ucuzluklara hiç uygun olmayan kimliği ile, son derece düzgün, moda tabirle “adam gibi adam” bir teknik direktörü vardı (ki, hala var). “En azından onun elinde düzgün yoğurulur” düşüncesi ile, umudumu yitirmedim ve “yıldız adayı genç yeteneği” izlemeye devam ettim.

Ama, “genç yetenek”, Milli Takıma kadar da yükselmesine karşın, kendini daha fazla geliştirmek bir yana, maalesef bu güne kadar “sürdürebilir bir başarı”da yakalayamadı. Artık kendi takımında 90 dakika boyunca yer bulamadığı gibi, Milli Takım’ın kadrosunda da yer almıyor. Bunlar da her futbolcunun kariyeri boyunca başına gelebilecek olağan hadiseler elbet ! Her futbolcunun sakatlıktan çıkma dönemleri, şu veya bu nedenle formsuz olduğu süreçler olabilir. Kaldı ki, her yetenekli futbolcu illa ki “yıldız” olmak zorunda da değildir. “İşini iyi yapan, iyi yapmaya çalışan, iyi bir futbolcu olmak” başlıbaşına önemli bir niteliktir.

Ancak, bu “yıldız adayı” futbolcunun, futbolunu daha üst boyutlara taşıyamamasına paralel olarak (belki de bunun bir sonucu olarak), oyun içindeki sahte davranışlarını giderek artırdığını üzülerek görüyorum. Neredeyse beceriksiz olduğu her pozisyonda, kaptırdığı her top’ta kendini yerlere atıp duruyor. Hatta, oyunun durduğu zamanlarda rakip futbolcu ile dalaştığı anlarda, rakip futbolcudan herhangi bir darbe almamasına rağmen, sırf onu oyundan attırmak için, sanki bedenine kurşun yemiş gibi, orasını burasını tutarak, yüzünde ızdıraplı ifadelerle kendini yere bırakıp kıvranmaya başlıyor.

“Akıl okumak” yanlışına düşmek istemiyorum ama, yüzüne gittikçe daha fazla yerleşen “sarkastik” tebessümlü ifade bana son derece tanıdık geliyor. Sanki kafasının arkasında hep başka bir düşünce varmış gibi. Hatta, girdiği çok net pozisyonları gole çevirememesinin nedeninin, belki de “acaba golü mü atmaya çalışsam, yoksa kendimi yere atıp da penaltı yutturmacası mı yapsam” ikircikliğinden kaynaklanmakta olabileceğini dahi düşünmekteyim.

Diliyorum ki bu “genç yetenek”, bu günleri geride bırakabilir ve gelecekte, hem futbolu ile, hem de insan kimliği ile gerçek bir “yıldız” olmayı başarabilir ; biz de onu yürekten alkışlayabiliriz o zaman.

Ama bir gerçek var ki, kısa bir zaman süreci öncesinde onu heyecanla takımlarında görmek isteyen diğer büyük takımların taraftarlarının önemli bir kısmı, artık bu heyecanlarını kaybetmiş ve bu isteklerinden vazgeçmiş durumdalar…

*(James Joyce’un ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ kitabının adından -haddim olmayarak- mülhem).

**(Simon Kuper – Stefan Szymanski : Futbolun Şifreleri kitabından).

***(Süleyman Seba – Beşiktaş Jimnastik Kulübünün onursal başkanı).

Published in: on Ekim 30, 2010 at 13:49  Comments (1)  

>ARTIK UYANDIK !

>

Bir zamanlar Türkiye, “son kullanma tarihleri” geçmekte olan batı üretimi mallar için bulunmaz bir “cennet”ti. Yabancı vizyon filmlerini bile en iyi ihtimalle ancak bir kaç yıl sonra izleyebilmek bahtiyarlığına kavuşurduk. O da tamamı için geçerli mümkün değildi tabii. Bu sayede, “batı”nın bit pazarına nurlar yağdıran bir takım uyanık “girişimci” tüccarlarımız da, kolay para ile keselerini keyifle doldururlardı. “Bu ne biçim iştir ki, halkı onun bunun çöplüğü ile soyulmaktadır, bunlar işbirlikçidir, bu düzen değişmelidir …” filan diye öfkelenenler ise, öfkelerini dışa vurma şekillerine göre, en az 7,5 yıl kodes cezasından başlamak üzere, zengin ceza yelpazesinde “eylemlerine uyan” sağlam cezalar ile sürüm sürüm süründürülürlerdi.

Neyse ki artık “Serbest Pazar Ekonomisi”ne geçtik de, artık o eski tarz soyulmuyoruz. Pazarda yabancı ve yerli mal “çeşit çeşit” bollaştı. Baktın “tarla domatesi” almış başını gidiyor, sera domatesi “yettim gaari !” diyene hemen yetişiyor imdadımıza. “Sera mera”, o da domates işte ; kırmızı mı kırmızı, yuvarlak hatlı mı, yuvarlak hatlı, varsın tadı saman-kabak kırması gibi bir şey olsun, üç beş liraya tarlayı yiyecek halimiz yok ya, üstelik ilacı-hormonu filan da hediyesi ! Yabancı pazarlarla da sağlam rekabet halindeyiz. Hani acık borcumuz-harcımız, dış ticaret açığımız filan varsa da, bizim kara kaşımıza, kara gözümüze, kara kafalarımıza aşık bir çok yabancı dostlarımız, el arabaları ile getirdiklerini daha sonra tırları ile götürseler de –eh ! o kadarcık kusur kadı kızında da olur ki, bu da esasen “En Serbest Pazar ekonomisinin kuralıdır- oramıza buramıza ve borsamıza bir güzel kodukları dumanı tüten taze paraları ve üzerimize yaptıkları pek güzel yatırımları ile, gül gibi geçinip gitmemize yardımcı oluyorlar. İleri geri çatlak sesler çıkatan bir takım münafıklar ise, “gül’ü sevenin, dikenine katlanması gerektiği”ni hala anlayamamış olan münasebetsiz bozguncu takımıdır elbet !

Bu gelişmemiz, elbet kaçınılmaz bir şekilde “spor” pazarımızı da etkiledi. Futbol pazarımıza verilen büyük önem, ikisi de futbol hayatlarında hiç beklemedikleri şekilde Fenerbahçe’de bir de süper emeklilik yaşadıktan sonra İstanbul’daki bir davette buluşan Kennet Anderson ve Pierre Van Hoojdonk’un aralarında yaptıkları bir muhabbette söylediklerinden de açıkça anlaşılmaktadır. Anderson, Hoojdong’a “valla birader artık futbolu bırakıp ticaretle uğraşmaya kesin olarak karar vermiştim ama, Fenerbahçe’den hayır denebilmesinin mümkün olmadığı öyle beklenmedik bir teklif geldi ki, şaşırıp kaldım ve çaresiz kabul ettim” demesine karşı, Hoojdonk da sırıtıp inci gibi dişlerini göstererek “aha işte ! valla bana da aynen senin dediğin gibi oldu” cevabını vermiştir. İşte futbolumuzun marka değeri böylece yükselmesini sürdürdükçe, Ariel Ortega, Roberto Carlos, Pacal Nouma, Kezman, Ailton, Frank de Boer, Jardel, Conceiçao, Pfaff, Campbell, Kleberson, Ricardinho, Vassel, Quarisma, Guti gibi dünya yıldızları, peşlerinden dünyanın bir çok önemli kulüpleri koşuyor olmasına rağmen, sırf hem kariyerlerine daha fazla kariyer katabilmek, hem de futbolun bu yükselen pazarına katkılarda bulunmak amacıyla ülkemizin takımlarını tercih etmişlerdir. Nitekim, bunlardan gelip geçenlerinin çok büyük bir çoğunluğu da, ülkemizin üstüne gül koklamamış, esasen çoğu ilk emekliliklerinden sonra bir de kulüplerimizden piyango olarak kazandıkları süper emeklilikleri ve özellikle İstanbul’da krallar gibi yaşadıkları keyif ve eğlence hayatları ile, gittikleri yerlerde “gönüllü turizm elçilerimiz” olarak futbolculuk hayatlarını sonlandırmışlardır.

Ancak “Serbest Pazar Ekonomimiz”in futbol ayağında, maalesef ciddi bir dış ticaret açığımız bulunmaktadır. Tugay, Emre, Okan, Nihat, Gökdeniz, Fatih, Tuncay gibi ihracaatımıza karşın, ithalatımız hem adet olarak, hem de parasal olarak müthiş fazladır. Hele bunlara, “hiç bir şeyin karşılığı” olarak çuvalla paralar ödenmiş olan ithal teknik direktörler de katılırsa, açığın ürkütücü boyutta olduğu ortaya çıkacaktır.

Ama “Allah bir kapıyı kapıyor ise, bir başka kapıyı da açıyor” işte ! Nitekim, sporu “bir bütün” olarak kabul edersek, basketbolumuzdaki olumlu gelişmenin, bu açığımızı telafi edebilme umuduna kapılmamamız için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur’dan sonra Ömer Aşık, Semih Erdem gibi dünya ikincisi Milli Takımız’ın oyuncularını NBA’e kaskallayıp, buna karşın halen NBA banch’lerinde bir popoluk oturacak yer bulamadığı için televizyon ekranlarında da izlemekten mahrum kaldığımız, yüksek insani değerlere ve spor ahlakına sahip, basketbol kariyerinin geleceği son derece açık, hani Padişah’ın “hele şuna önce 100 altın verin ama sonra da 100 sopa vurun” diyerek övgüsüne mazhar olan cinsinden yetenek sahibi eski yıldızları büyük emek ve paralarla bulup basketbolumuza kazandırmaya başlayanlara, futbolumuzdan sonra basketbolumuzu da “endüstriyel”leştirdikleri için ne kadar minnet duysak azdır.

Hele hele, basketbolumuza bu büyük hizmeti gerçekleştirebilmek için, “bana mısın !” demeden 9000 kilometrelik yolu bir “kartal” gibi uçarak katedip de, bu büyük şöhretin huzuruna varan Büyük Kulübümüzün büyük başkan ve yöneticilerine ne demeli !?

Vallahi ben “Allah akıl fikir versin !” demekten başka diyecek bir söz bulamıyorum…

Published in: on Ekim 29, 2010 at 14:43  Comments (1)  

>Reina’ya Bir Müşteri Daha! Allen İverson Hakkında Gerçekler

>

Her anlamda kendilerini dünyadan ayrı tutmaya çalışan Amerikalılar’ın sporları da farklıdır. Orta ve üst sınıfların oynadığı Futbol, zengin sporu olarak görüldüğü için, toplumun genel kitlesi başka sporlara yönelmektedir. Genellikle el ile oynanan ve küçük yaşta Beyzbol, Basketbol, ve Amerikan Futbolu ile tanışan genç sporcuların refleksleri küçük yaşlarda gelişmeye başlar. Futbol ile bu kadar ilgisiz olan bir ülkenin Premier Lig’e tam 7 kaleci kazandırmasının en büyük nedenlerinden biri, küçük yaşlarda bu tür sporlar ile el-göz koordinasyonlarını geliştirmelerinden kaynaklanır. Sylvester Stallone, Pelé ve Bobby Moore gibi yıldızların oynadığı Victory filminde tek Amerikalı’yı oynayan Sylvester Stallone’nin canlandırdığı karakterin Alman milli takımına karşı kaleci mevkiinde oynaması bu bakımdan dikkat çekicidir. Michael Jordan, Babe Ruth, Kobe Bryant, Michal Vick gibi kendi sporlarında efsane haline gelen sporcuların genç yaşta futbola başlamış olup, yeşil sahalarda ne tür bir performans sergileyecekleri hep merak konusu olmuştur.

Basketbola dönersek, günümüzün Türkiye’sinde basketbol bir zengin sporu olarak görülür ve oyuncuları da genellikle üniversite mezunu olurlar. Basketbol,son senelerde Milli Takımızın aldığı başarılar ve NBA’e giden oyuncularımız sayesinde ülkemizde gittikçe popüleritesini arttırmıştır. NBA’de bulunan 84 yabancı arasında Fransa’nın 11 basketbolcusundan sonra en fazla oyuncu barındıran Türkiye, uluslararası statüde büyük başarılara imza atmıştır. Böyle bir ortamda Allen İverson gibi ünlü ve önemli bir NBA yıldızının Beşiktaşa gelişi elbette spora ve kulübe ilgiyi arttıracaktır. Kağıt üstünde bu durum çok güzel gözükse de, İverson hakkında ki gerçekler ciddi bir şekilde göz ardı edilmektedir.

Allen İverson 1975 doğumlu ve bir çok NBA basketbolcusu gibi fakir bir ailenin çocuğudur. Günümüzde en çok alışveriş merkezlerinden ve spor mağazalarından tanıdığımız İverson, hızı, çevikliği, NBA’in ona kolluk giyme zorunluluğunu getiren dövmeleri ve büyük adamların arasındaki küçük dev olduşu ile, hiç şüphesiz en dikkat çekici basketbolculardan biridir. 15 senelik kariyerinde hiç şampiyonluk kazanamasa da, dört kere NBA’in en fazla sayı atan basketbolcusu ünvanını almakla beraber, uzun seneler en fazla top çalan defans oyuncusu ünvanına da sahip olmuştur. İverson’ın yeteneği ve başarıları tartışılmaz olsa dahi, özel hayatı ve psikolojik sorunları, bu kadar sene içinde neden hiç bir şampiyonluk kazanamamasının en büyük nedenlerindendir. Uzun süreler Philadelphia takımında antrenörü Larry Brown ile sorunlar yaşıyan İverson, bir çok kez antremanlara katılmadığı için maç kadrolarına alınmamıştır. Antrenörüne kızan İverson, basın mensuplarına “kendisinin antremana ihtiyacı olmadığını ve takımının onsuz hiç bir şey yapamayacağını” açıklayarak, kendi egosuna bir çok kez yenilmiştir. 10 senelik Philadelphia kariyerinden sonra takımdan olaylı bir şekilde ayrılan İverson, 2006’dan beri üç takım değiştirmiş ve takım arkadaşlarıyla sık sık kavga ettiğinden dolayı bir türlü transfer olduğu takımlarda kalıcı olamamıştır. En son Philadelphia takımına geri döndüğü 2009-2010 sezonunda, 4 yaşındaki kızının hastalığı ve ailevi nedenlerinden dolayı Mayıs ayında takımı bırakmıştır. Kumar oynamayı çok seven ve basketboldan kazandığı milyonları kumarda kaybettiği için borca giren İverson’ı yeni sezonda neden hiç bir NBA takımının istemediği anlaşılabilir.

Günümüzün basketbolunda Kobe Bryant, Tracy McGrady, Allen İverson gibi yıldızların NBA dışına gitmeleri hiç de alışılmış bir durum değildir. Fakat, İverson ‘ın disiplinsizliği ve bir çok zaafından dolayı gittiği takımlarda “takım kimyasını” bozduğu bir gerçektir. Kumarda girdiği borçlardan dolayı Beşiktaş kulübünden “haftalık maaş” istemesi ve disiplinsiz tavırlarından dolayı yöneticilerden “takım içinde uygulanan cezalardan dokunulmazlık” istemesi hiç de şaşırtıcı değil.
Amerikan forumlarında, “İverson’ın sigara tiryakiliğinin Türkiye’nin duman dolu salonlarında bir sorun olmayacağı”,  eski antrenörü Larry Brown dahil “NBA’den ayrılışının çok üzücü ve yanlış olduğu”, “İverson’ın Türkiye’ye hindi yemeye gideceği” türünde, her zamanki gibi Amerikan cahilliğinde yazılar yazılıyor.

Kısacası Amerikan kamuoyu İverson transferine iyi bir anlamda bakmamakla beraber, Rivaldo’nun Özbekistan Ligi’ne sırf para için gitmesi gibi karşılıyorlar.
İverson’ın Türkiye’ye gelişine en çok Colin Kazım’ın heyecanlanması da, “The Answer” (Cevap) olarak anılan bu basketbol yıldızının ülkemize gelişiyle, beraberinde daha başka neler getireceğinin “cevab”ını da bir hayli endişe ile merak etmemize neden oluyor.

Sabahın köründe kalkıp maçlarını izlediğimiz günler geride kaldı. Şimdi önümüzde her geçen sene daha kötüye gitmekte olan sönmeye yüz tutmuş bir yıldız kaymaktadır. Bence hepsinden önemlisi de, 107 senelik geçmişe sahip ve hiç şüphesiz ki büyüklüğünün “İversonlar” ile kıyaslanmasının düşünülebilmesinin dahi söz konusu olamayacağı bir kulübümüzün Başkanının ve yöneticilerinin, Amerika’ya bu sporcunun ayağına kadar gitmiş olmasıdır.

Published in: on Ekim 29, 2010 at 04:56  Comments (5)  

>"ARİSTOKRASİ"NİN ÇÖKÜŞÜ : "Şahane Züğürtler"

>

“Bu maçta sevincimiz skora değil, mücadeleye, dik duruşa, inanca oldu.” Arda Turan

“Sevindim, berabere kaldık diye, sonra da üzüldüm, sevindim diye.” Ali Sabancı

Pazar günü oyadığı derby maçında ezeli rakibi Fenerbahçe ile deplasmanda 0-0 berabere kalan ve bu sonuçla, ider Bursaspor ile 10 puan farkla 9.sıradaki yerini korumayı başaran Galatasaray’ın kaptanlarından Sabri, maçtan sonra taraftarlarına “üçlü” çektirerek bu “büyük başarıyı (!) kutladı. Kalabakık Galatasaray taraftarları da, genellikle alınan kötü sonuçlardan sonra küfür ve saldırılarla gittikleri “Florya Metin Oktay” tesislerine bu kez kutlama için giderek, ortalığı bayram yerine çevirdiler.

Çok değil, 10 yıl öncesinin UEFA ve SÜPER KUPA Şampiyonu ve Türkiye Lig’inde de Fenerbahçe ile birikte en fazla Şampiyonluk kupasının sahibi, muhtemelen en fazla taraftarı olan Galatasaray ne oldu da bu hale geldi de, esas kaptanı “mücadeleye, dik duruşa, inanca” sevinebiliyor, bir diğer kaptanı ise, sanki şampiyonluğu elde etmişler gibi, 0-0 beraberlikten sonra bu sonucu tataftarları iile birlikte kutluyabiliyor. Türkiye’nin “üç büyük” takımından biri olup da, uluslararasında da diğerlerine fark atmış olan Galatasaray, “dik duruş”a hasret olabilir mi !? 103 yıllık Galatasaray’ın Forması içi boş olarak sahaya konulsa dahi, zaten “dik durması” gerekmez mi !? Bir baba Gündüz’ün, bir Coşkun Özarı’nın, Turgay Şeren’in, Metin Oktay’ın, Hakan Şükür’ün buna benzer bir sevinçle taraftarlara “üçlü” çektirebileceklerini düşünmek, herhalde “düşünce suçu”na girer.

Ben “Mekteb-i Sultani” kültürünü almadım. Galatasaray taraftarı da değilim. Muhakkak ki “Galatasaraylılık” kavramını onlar benden çok daha iyi tarif ederler. Ama, Türkiye’nin uluslararası büyük başarılara imza atmış tek “büyük” kulübünün, “bir dünya markası” olma yolunda ilerlemek yerine, uçan kuşa borçlu hale getirilmesi, son 10 yılda, 10 teknik direktör (ki son bir kaç yılda bu ‘harcama’ periodu ortalama 5-6 ay’da 1’e düşmüştür) değiştirmek suretiyle aralarında Galatasaray’a, yoktan var ettiği takımla tarihindeki en büyük başarıları yaşatmış olan (4 Süper Lig, 2 Türkiye Kupası, TFF Süper Kupa, 3 TSYD Kupası, UEFA Kupası) Fatih Terim’in, son derece sınırlı olanaklarla takımı Şampiyon yaptığı gibi, Şampiyonlar liginde büyük başarılara imza atmış olan Lucescu’nun, yine takımı şampiyon yapmış olan Erich Gerets’in, en zor döneminde takımın başına geçip şampiyonluğa ulaştırmış olan emektar Cevat Güler’in, Bülent Korkmaz’ın da bulundukları 9 teknik direktörünün vefasızca ve “bozuk para harcar gibi” harcanmasının, basketbol takımında bir oyuncusuna başkasının forması giydirilerek sahtekarlık yapılmaya çalışılmasının (ki o en az günahlı gençi oyuncunun istikbalinin de su içer gibi harcanması işin cabasıdır), isimleri Galatasaray’la ve onun başarıları ile özdeşleşmiş olan futbolcuları ile “anca gidersiniz” tavrı ile neredeyse tamaının küstürülerek yollarını ayırmasının ve nihayet, daha önce “başarısızlık” gerekçesiyle harcananlardan biri olan ve cebinde unuttuğu üç paralık telefonunu çaldılar diye taraftarına “siz hırsızsınız” diye avaz avaz bağıran Hagi’yi büyük kurtarıcı diye tekrar takımın başına getirmekten başka care bulunamamasının herhalde “Galatasaraylılık” ve Galatasaray’ın aristokratik asaleti ile bağdaşabilir bir tarafı olmaması gerekir. Ama şayet Galatasaraylılar bütün bu saydıklarımı bir şekilde içlerine sindirebiliyorlar ise, o zaman onların, lig’de henüz hiç de başarılı bir takım olmayan Fenerbahçe’den 1 puan alarak 9. sıradaki yerlerini korumalarına, hatta dik durabilmeyi başarmalarına sevinmelerinde de şaşılacak bir şey yoktur.

Tovaritsch (Türkiye’de konulan adı ile ‘Şahane Züğürtler’), Fransız yazar Jacques Deval’in, Rusya’daki proleter ihtilali sonunda ülkelerini terketmek zorunda kalan soylu-aristokrat bir çiftin, sığındıkları ülkede hayatlarını kazanabilmek için zorunlu olarak hizmetçilik yaparken yaşanılan komik durumları işleyen, komedi türündeki tiyatro oyunudur.

Dilerim, kimse kimliğini yitirmek mecburiyetinde kalmasın !

Galatasaray’ın son yıllardaki durumunu düşününce, bu oyun aklıma geldi nedense…
Published in: on Ekim 26, 2010 at 23:18  Comments (1)