YUH !

>

Ceza Hukukunun en önemli iki evrensel ilkesi “Kanunilik” ile “Suç ve Cezada Şahsilik” ilkeleridir.
“Kanunilik” ilkesine göre, “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz”.
“Şahsilik” ilkesi ise, suçu işleyenin cezadan bizzat sorumlu olması, failin/faillerin dışındaki kişilere doğrudan doğruya bu sorumluluğun yüklenmemesi ve cezalandırılmaması demektir.
Demokratik hukuk devletinin en önde gelen görevi suçsuz insanı korumaktır. Hukuk devletlerinde suçsuz 1 kişinin haksız yere cezalandırılması ihtimali karşısında, 1000 suçlunun cezasız kalması evladır. Bu, demokrasinin bedelidir.
Yaklaşık bir haftadan beri, özenle kurduğumuz ve emekle geliştirmeye çalıştığımız midaskral.blogspot.com sitemize giremiyoruz. Bizim gibi, milyonlarca yurttaşımız da ne kendi bloglarına, ne de severek izledikleri diğer bloglara artık giremiyorlar. Bu güne kadar da bizlere bu olumsuzluğun nedeni hakkında herhangi bir açıklama yapılma ihtiyacı duyulmadı. Sanki bizler “hakları olan insanlar” değil, “ayrık otlarıyız”. Milyonlarca insan bu süre zarfında, bu olumsuzluğun kendilerinden kaynaklandığını düşünerek, saatlerce uğraşarak bilgisayarlarının ayarları ile oynayıp durdu, türlü türlü yollar denedi. Sonunda bu gün yapılan denemelerde, karşımıza yukarıda resmini koyduğum ve her yönü ile çirkin bu yazı çıktı. Ülkemizde uygulaması olmayan bir Amerikan hakimi çekici ve üzerinde Türkçe karakterler kullanılmadan yazılmış şu yazı : “Bu Siteye Erisim Mahkeme Karariyla Engellenmistir”. Başka hiç bir açıklama yok. Düşünebiliyor musunuz, her gün bizzat kendinizin ve takipçilerinizin defalarca girdiği sitenizin birdenbire Mahkeme Kararı ile karartıldığını gördüğünüzde dehşete kapılmamanız, demek ki ben bir suç işlemişim ve mahkemelik olmuşum diye düşünmemeniz korkmamanız, endişelenmemeniz mümkün mü !? İşte ben de milyonlarca kişi de bugün bu duyguları yaşadı, neşeleri, huzurları kaçtı. Belki de daha milyonlarca kişi aynı olumsuz duyguları yaşamaya devam etmekte veya ileride yaşamaya başlayacak.
O saçmasapan, düşüncesiz, acaip ve saygısız yazıda, hangi mahkeme, hangi nedenle sitenize girişimi engellemiş, hiç bir bilgi yok. “Engellenmiştir”, işte o kadar !
Saatler sonra kulaktan kulağa bir Mahkemenin kararı ile, bütün blogspot.com bloglarına yasak getirildiği söylentisi dolaşmaya başladı. Bu haber doğru mu, değil mi henüz belli değil ama, gördük ki, bütün blogspot.com sitelerine giriş engellenmiş durumda.
Belli ki, biri ya da birileri blogunu kötüye kullanmış, Mahkeme de kötüye kullananları engelleyeceğine, youtube misali, yaş mı, kuru mu bakmaya gerek görmeden ne kadar blogspot.com sitesi var ise tamamını yasaklamış.
Hakikaten korkunç ! 21. yüzyılda yaşıyoruz ama inanılacak gibi değil ! 3-5 serseri maç esnasında sahaya birşeyler atar, saha kapatılır ve cezayı cebinde kombineleri olan binlerce suçsuz insan öder. Bir avuç Yunanlı it, youtube’a Atatürk aleyhine, Türkiye aleyhine bir takım saçma sapan videolar koyarlar, cezayı youtube’a girmesi yasaklanan milyonlarca masum Türk insanı öder. Bir kaç münasebetsiz mahluk kendilerine blog kurup, münasebetsiz şeyler yaparlar, cezayı bloglarına giremeyen milyonlarca suçsuz insan öder. Öte yandan da, milyar dolarlık adı büyük servis sunucular, blogspot.com’lar sizi insan yerine koyup da doğru dürüst bir bilgilendirmede bulunmazlar.
Ben “kanunilik” ilkesine göre hangi suçu işledim ki blogum yasaklandı ve “cezada şahsilik” ilkesi varken,  başkasının suçunun cezası neden bana çektiriliyor !!!???
Yazıklar olsun ki yazıklar olsun, yuh olsun ki yuhlar olsun !!!
Not : Ceza Hukukunun bir başka temel evrensel ilkesi de “eşitlik” ilkesidir. Bu saçmasapan ceza karşısıda, (denemez ya) haydi diyelim “elle gelen düğün bayram , bu haksızlık herkese eşit olarak uygulanacak !”. Yoo ! Kazın ayağı öyle de değil malumunuz. Bilgisayar ve internet teknolojisini biraz bilenler, youtube yasağında olduğu gibi, su içercesine bu yasağı delecek ama diğerleri onlar adına da haksız cezayı çekmeye devam edecek.
Öte yandan, Ceza Hukukunun olduğu kadar, hayatın da temel evrensel ilkelerinden bir başkası da, “uygulanamayacak cezayı verme” ilkesidir. Zira o taktirde, sadece elde patlayan cezalar, otoritelerin inandırıcılığını ve saygınlığını zedeler, komik durumlara düşmelerine neden olur.
O.K.
Reklamlar
Published in: on Şubat 28, 2011 at 23:48  Comments (2)  

“KARTALLAR’IN SESSİZLİĞİ”

>


Beşiktaş’ın başarısızlığı, önce “1960 model” futbol oynayan kötü rakiplere bağlandı. Ardından “hakemler ve federasyon ile dünya takımını kıskanan futbol kamuoyu” suçlu ilan edildi. Birinci Dinamo Kiev maçının kaybedilmesi ise sadece “duran toplardan yenilen basit goller” yüzündendi. Fenerbahçe maçının kaybedilmesindeki tek sebep de Ferrari’nin gördüğü kırmızı kart ve penaltı pozisyonuydu. “Mucize” beklentisi ile gidilen Ukrayna’da ise, ne 1960’ların futbolu vardı, ne komplocu hakemler ve federasyon, ne kıskanç bir kamuoyu, ne duran toplardan yenilen basit goller, ne Lugano, ne kırmızı kart, ne de penaltı. Ama bu kez de, “durmayan toplardan yenilen basit gollerle” maç 4 – 0 kaybedildi.

Beşiktaş’ın yerinde Bank Asya liginin ortalama iyi bir takımı olsa idi, aynı rakiplerden iki hafta içinde bir düzüne gol yiyebileceğini hiç zannetmiyorum.

Beşiktaş’ın 22 lig maçında 9 galibiyeti, 8 yenilgisi ve 5 beraberliği var. Yediği 27 gol ile, en fazla gol yemiş 10 takım arasında. Fenerbahçe 3 eksiği ile 24 gol yemiş ama, attığı 52 gol ile +28 averaja sahip. Beşiktaş’ın averajı ise, +7 .  Hücum gücünün yüksek olduğu söylenen ve puan cetvelinin 6. sırasında bulunan Beşiktaş’ın 34 gol atmış olmasına karşın, 9. sırada bulunan Manisaspor ve 11. sırasında bulunan Karabükspor’un attıkları gol adedi 35. Bursasporun attığı gol adedi 38, Trabzonspor’un ise 46.

Beşiktaş’ın problemleri ne duran toplardan, ne de hareketli toplardan yenilen basit gollerde filan değil, çok daha derinlerde. Bu problemler 1993 yılındaki 100. yıl şampiyonluğundan sonra başladı ve gittikçe de sarmallaşarak çözümsüzlüğe doğru ilerlemekte. Uyduruk mazeretler üretip onların arkasına saklanmanın vakti çoktan geldi ve geçmekte. Göz göre göre Beşiktaş’a yazık olurken, “kuzuların sessizliği” misali “Kartallar’ın sessizliği”ne bürünen gerçek Beşiktaşlılar’ın bu tepkisizliğini anlamakta zorlanıyorum.
O.K.
Published in: on Şubat 27, 2011 at 01:20  Yorum Yapın  

GÜNÜN DEĞİL, YILLARIN İNCİSİ !

>

GUTİ’DEN ALEX’E : Sen niye buradasın ?
Real Madrid’de yıllarca kaptanlık yaptıktan sonra Beşiktaş’a transfer olan Guti, Fenerbahçe kaptanına övgüler yağdırdı. Maç sonunda yanına gidip Alex’i özel olarak tebrik eden İspanyol yıldız, “Gerçekten olağanüstü bir futbolcusun. Senin bu güne kadar Avrupa’nın önemli takımlarında forma giymemene inanamıyorum. BUGÜN BURADA OLMAN BİLE ÇOK ŞAŞIRTICI” ifadelerini kullandı.
(Sabah Gazetesi – 22.02.2011)

Guti’nin bu içten sözleri, Alex bakımından Fenerbahçe’nin talihini gösterdiğinden çok, kendi dahil bir takım dünya yıldızlarının (!) Türk takımlarına neden geldiklerini de yeterince açıklıyor sanırım …
O.K.
Published in: on Şubat 22, 2011 at 20:36  Yorum Yapın  

OLSAYDI DA BULSAYDI, BİR ARAYA GELSEYDİ … !


GERÇEKLİKTEN KAÇIŞ

Peşinen belirteyim, “kazanan her zaman haklıdır” düşüncesine asla katılmıyorum. Ancak o düşüncenin alternatifi de “gerçeklikten kaçış” olmamalı.

“Derby”, “aynı şehrin iki takımı arasında oynanan müsabaka” anlamına geliyor. Ancak ülkemizde bu kavrama “iki güçlü takım arasında oynanan önemli maç” anlamı yüklenmiş durumda. Bu anlamı ile ele aldığımızda, derby’lerin heyecanı, favorisi olmamasından, her sonuca açık olmasından kaynaklanıyor. Zira, deby maçı oynayacak her iki takımın da maçı kazanabilme potansiyeli bulunuyor. Her iki takımda da, maçı etkileyebilecek, sonucu değiştirebilecek oyuncuları mevcut. Bu maçlara kulüplerin, yöneticilerin, teknik direktörlerin, takımların, oyuncuların, taraftarların konsantrasyonları, motivasyonları, heyecan ve gerilim katsayıları diğer maçlara nazaran çok daha farklı. Özetle, çok sayıda örnekte de görüldüğü gibi, bu maçlarda “her an her şeyin olabilmesi” mümkün.

Son oynanan ve her iki anlamı ile de gerçek bir derby olan Beşiktaş – Fenerbahçe maçından önce, en gerçekçi yorumu “bu maçın iki camianın oyuncularına, taraftarlarına neler ifade ettiği net. İki taraf da birbirinden kaliteli oyunculara, birbirinden tecrübeli teknik adamlara sahip. Bu tür maçlar detaylarda kazanılıyor. Detaylarda doğru şeyleri yapan taraf kazanacak” diyen Fenerbahçe’nin tecrübeli kaptanı Alex yaptı ve haklı da çıktı.

Her maç, 90 dakikası ile kesintisiz bir bütün. Maç sona erdikten sonra zamanı sondan başa doğru geri aldığınız taktirde, bu süreç içinde birinin diğerini etkilediği milyon tane hadise bulursunuz. Hatta “kelebek etkisi” teorisi açısından bakarsanız, maçın herhangi bir anındaki “basit” bir hadisenin, uzun süre sonra maçın sonucunu değiştirdiğini de görebilirsiniz. Hatta bunu maçın ilk topa temasının, son temas anınını etkilediği sonucuna kadar da götürebilirsiniz. Bu açıdan, bir maçın her bir an’ı, hep kendinden önceki bir an ile bağlantılı olduğundan, o maçın kırılma noktasıdır.

Öte yandan, bir maç sonuçlandıktan sonra kaybeden takım için “maç içinde meydana gelen aleyhine olumsuz hadiseler olmamış olduğu taktirde maçı kazanacağını”  düşünmek, gerçeklikten kaçıştır. Yoksa elbette, maç süresince kazanan takım aleyhine ortaya çıkmış bütün olumsuz hadiseler sabit kalıp da, kaybeden taraf için meydana gelmiş olan bütün olumsuz hadiseler olmamış olsa, her maçta kazanan ile kaybedenin yer değiştirmesi mümkün olacaktır ama, o zaman da, oynanmış olan maç o maç değil, hayallerde oynanmış olan bir başka maç olacaktır. Her iki takım açısından da, bütün hadiselerin olmuş olandandan farklı olması gereken bir maç ise, somut dünyada mevcut değildir.
TOPLUMSAL TEHLİKE

Yüksek konsantrasyon ile beklenilenin, istenilenin, inanılanın elde edilememesinin önemli etkisi sonucu ortaya çıkan “gerçeklikten kaçış”, elbet “insana özgü” bir davranıştır. Ancak, yaşanılan şok etkisi altında kısa süre için anlayış ve hoşgörü ile karşılanması gereken bu davranış biçimi “kronik” hale geldiği veya getirildiği taktirde toplumsal olarak son derece tehlikeli, paranoid  “psiko-sosyal” hastalıklı bir ortamda yaşamamız kaçınılmaz olmaktadır. Bu durumda, hangi şartlarda ve hangi yollardan olursa olsun “kazanan daima haklı” görülecek, kaybedenin kaybetmesinin nedenleri hep başka sebeplere, “iç ve dış güçlerin komplosu”na ciro edilecek, gerçekleri görüp, hataları bulup onları düzeltmeye yönelmek yerine, mevcut yanlışlar korunup savunularak, bölünmeler, düşmanlıklar, kavgalar ve şiddet pompalanacaktır ki, maalesef futbolumuzdaki bu görüntü, sosyo-politik yaşantımızdaki daha geniş ve daha yoğun o görüntünün bir yansımasıdır.

Konuyu “konumuz futbol” boyutunda ele almayı sürdürürsek, ayaklarımızı sağlıklı olarak yere basmamız için yapmamız gereken şey “sistem ve süreç analizleri” olmalıdır.

BEŞİKTAŞ VE FENERBAHÇE “DERBY” MAÇINA KADAR NASIL GELDİLER

Bu bağlamda son oynanan “Beşiktaş – Fenerbahçe” derby’si ele alındığında, Beşiktaş’ın bu sezon süper lig’in en problemli, en sıkıntılı takımlarından biri, hatta bence birincisi olduğunu söylemek mümkün.

2004 – 2010 yılları arasında 5 asıl (Del Bosque, Rıza Çalımbay, Jean Tigana, Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli) ve 3 vekil (Mehmet Ekşi, Tayfur Havutçu) teknik direktör değiştiren Beşiktaş’ın taraftarı, geçen sezonun ikinci yarısından itibaren giderek artan biçimde “yeter Demirören yeter !”) diye Başkanlarını ve yönetimi protesto ediyordu. Ancak, “Schuster, Guti, Quarisma ve Fatih Tekke” gibi yaz transferleri ile umutları pompalanan taraftarlar bu kez aynı sloganı Başkana ve yönetime övgü olarak kullanmaya başladılar. Ardından başlayan super lig’de, taraftarının tüm desteğine rağmen işler iyi gitmemeye başlayınca, egosu kalitesinden yüksek Schuster’in liderliğinde önce Fatih Tekke sıkıntısı, ardından “1960’ların futbolu” polemiği ortaya çıktı. Bu defa, Almeyda, Simao ve Fernandez kış transferleri ile, taraftarın kırılmaya başlayan ümitleri daha da bir pompalandı. Oysa Beşiktaş, bu yönetimin elinde ve bu transferlerle, artık eski değerler sistemini hızla terk ediyor, şu an dahi bence hiç kimsenin bilmediği, “kendinden başka bir şey” olmaya çalışıyordu. Nitekim Başkanı’nın “Beşiktaş Fenerbahçe’nin yerini alıyor diye üzerimize gelmeye başladılar” sözü bunun açık ifadesidir. Ancak,  taraftarının zirve yapan ümit ve beklentilerine karşın, bu yeni Beşiktaş, Ziraat Türkiye Kupasında gruptan son maçında güçlükle çıkabildi, ikinci yarının ilk 4 maçında 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi ile sadece 4 puan toplayabildi. Schuster’in “orada Türkiye’deki gibi futbol oynanmıyor” diye beklentileri yükselttiği UEFA Avrupa Ligi maçında Beşiktaş kendi sahasında sıradan bir takım olan Dinamo Kiev’e 1-4 yenildi. Bu süreç içinde Beşiktaş’ın tarihinde görülmemiş inanılması güç başka olumsuzluklar yaşandı. Beşiktaş, hiç bir anlayışa uymayan bir yöntemle emektar kaptanını kovdu. Beşiktaş’ın teknik direktörü kameraların karşısında, inanılmaz ve edep dışı ifadelerle Beşiktaş’ın taraftarlarına “bilmemneremde değiller, beğenmeyen stada gelmesin, evinde otursun” gibi lafları umursuzca sarf etmeyi kendine hak görebildi. Bunun yanında her şey kötü giderken, Beşiktaş’ın Başkanı “biz dünya takımı kurduk, her kes bizi kıskanıyor” diye bağırıp durmakta.

Öte yandan, ligin ilk yarısında bir çok sıkıntılar yaşayan, Avrupa Kupaları’ndan ve Ziraat Türkiye Kupası’ndan elenen ve ilk yarıyı liderin 9 puan geride bitiren ama ikinci yarıya 4’de 4 galibiyetle başlayan ve rakiplerinin puan kaybı ile lider olma şansını elde etmiş ve şampiyonluğun en büyük adaylarından gösterilen Fenerbahçe.

Teknik Direktörünün “Yeni Malatya maçı bizim için dip olmuştu. Bu maçtan sonra hepimiz şapkamızı önümüze koyduk.Takım olgusu yükseldi.” Takım Kaptanı Alex’in “özellikle sistemimizdeki belli başlı değişiklikler ve aynı zamanda herkesin kendini vermesi ana değişikliğin sebebidir. Her zaman ben ve takım arkadaşlarımız ‘Neyi daha iyi yapabiliriz’ diye hocamızla fikir alışverişinde bulunuyoruz. İdman programında hocamızın bize sunduğu değişiklikler takım olarak kendimizi iyi hissetmemizi sağladı ve arkasından sonuçlar da iyi geldi …Yeni Malatyaspor maçını kaybetmemiz hayırlı oldu. O maçı dışardan izledim. Fark ettim ki saha içinde ruhsuz bir takım vardı. Bizim ruhumuzu tekrardan bulmamız, bundan 180 derece farklı bir takım olmamız gerektiğinin ışıklarını kafamızda yakmamız gerekiyordu. Belki biz o maçı 5-0 kazanabilirdik, belki Yeni Malatyaspor farklı kazabilirdi. O mağlubiyet kafamızdaki ışıkları yaktı. Herkes kendini sorgulayarak kendi eksiklerini gördü ve sonra takıma yansıttı. Eksiklerimiz şu anda da var. Fakat o maçtan sonra eksiklerimizi gidermeye başladık” dediği Fenerbahçe, kış transferi yapmadı. Ama, “grubun birbirine yakınlaşmasını en büyük transfer olarak değerlendiriyorum” diyen Lugano’nun sözlerine itiraz edebilmek mümkün değil.

İşte bir tarafta, değer ve kavram kargaşasına düşmüş, sahada ve saha dışında peşpeşe olumsuzluklar yaşayan bir Beşiktaş ile, diğer tarafta, artık işlerin eskisi gibi gitmeyeceği kafasına “dank” etmiş olan, hatalarını düzeltip, derlenip toparlanmaya çalışan, ikinci yarıda önemli rakiplere karşı peşpeşe başarılı sonuçlar alabilmiş bir Fenerbahçe, derby maçında karşı karşıya geldiler.

Bu tabloya bakınca, maçı Fenerbahçe’nin kazanmış olmasında şaşılacak bir şey yok. Ayrıca, bu maç için, “yeni Fenerbahçe, eski Fenerbahçe’yi yendi !” de denilebilir.

Ama “olsaydı da bulsaydı, bir araya gelseydi …… ” Beşiktaş bu maçı kazanabilir miydi !? Elbet, “Almeyda o golü atabilseydi, penaltı olmasaydı, Alex penaltıyı kaçırsaydı, Ferrari yerine Lugano kırmızı kart görseydi v.b. …” ki bunların hepsi olabilirdi, Beşiktaş bu maçı çok farklı da kazanabilirdi.

Ancak, burada sorgulanması gereken en önemli olgu şu bence : “Beşiktaş Fenerbahçe’yi çok farklı bir sonuçla yenseydi dahi, bu Beşiktaş’ın içinde bulunduğu gerçek durumunu değiştirecek miydi !?”

UYUŞTURUCU YERİNE GERÇEKÇİ TEŞHİS
“Her işte bir hayır vardır !” denir. Fenerbahçe için “Yeni Malatyaspor hüsranı” turnusol kağıdı görevi yapmış gibi görünüyor. İşte aynı anlamda Fenerbahçe yenilgisi de, kazanması halinde geçici bir uyuşturucu ile avunularak hastalığın daha da beter hale getirilmesi yerine, gerçekleri görebilmede Beşiktaşlılar için belki çok daha büyük hayırlara vesile olabilir düşüncesindeyim.
O.K.

Published in: on Şubat 22, 2011 at 19:10  Yorum Yapın  

>YERLİ Mİ YABANCI MI ?

>


JUPP DERWAL – SEPP PIONTEK / MUSTAFA DENİZLİ – FATİH TERİM

 

Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Jupp Derwal,  (Batı) Alman Milli Takımının teknik direktörlüğünden ayrıldıktan sonra, 1984 yılında Galatasaray’ın teknik direktörlüğüne getirildi. O tarihlerde Türkiye’de Derwal’in uluslararası tecrübesi, kalitesi ve kalibresi ile rekabet edebilecek nitelikte yerli bir teknik direktör mevcut değildi. Nitekim, Türk Takımlarının uluslararası platformlarda önemsenecek bir başarısı da bulunmuyordu.
Yine yukarıda fotoğrafı bulunan Sepp Piontek, Danimarka Milli Takımı teknik direktörlüğünden ayrıldıktan sonra, 1990 yılında Türk Milli Takımının başına getirildi. 115 uluslararası maçta teknik direktör olarak başında bulunduğu Danimarka Milli Takımı onun döneminde “Danimarka Dinamiti” olarak anılmış ve uluslararası platformda dünya sahnesinde çok önemli roller oynamıştır.

İkisi de 3’er yıl görev yapan bu iki kaliteli ve deneyimli teknik direktörün yardımcılıklarını, Galatasaray’da Mustafa Denizli, Milli Takımımızda ise Fatih Terim yapmıştır.
Bu iki değerli ve önemli teknik direktör, her zaman ülkemizin ve insanlarımızın değerlerine saygılı, olgun, beyefendi kişilikleriyle, sakin ve sabırlı çalışmalarıyla, bütün tecrübe ve birikimlerini Türk futboluna aktaran saygın öğretmenler olmuşlardır. Nitekim, onların yanında yetişen ve onların bilgi ve tecrübelerinden yararlanan Mustafa Denizli ve Fatih Terim, Milli Takımımız olsun, kulüp takımlarımız olsun, daha sonra başlarına geçtikleri bütün takımlarımıza, gerek ulusal, gerekse uluslararası alanlarda önemli başarılar kazandırmışlar, uluslararası üne kavuşmuşlardır.
YETİŞEN TÜRK TEKNİK DİREKTÖRLER
Bu ivme ile yurt dışına açılan Türk Futbolu’nda, artık peşpeşe kaliteli yerli teknik direktörler yetişmeye başlayacaktır. Üç büyükler lehine, Anadolu Takımları aleyhine eşitsiz ve adaletsiz bir ligde, rekabete daima uzak ara geriden başlayan takımlarda, büyük zorluklarla ve imkansızlıklarla mücadele ederek pişen, kendilerini yetiştiren, ülke futbolunu içinden tanıyan ve Türkiye’nin dışa açılması ile, dünya futbolunu da yakından izleyebilme olanağına kavuşan bu yerli malı Teknik Direktörlerimiz, en az son 10 yıldan beri, futbolun en gelişmiş olduğu ülkelerdeki teknik direktörlerin sahip olduğu bütün bilgi birikimine, liderlik özelliklerine, teknik ve taktik uygulamalara sahip olmuşlardır. Ülkemize ithal edilen teknik direktörlere nazaran önemli üstünlükleri ise, ülke şartlarını, futbolunu, futbolcusunu, kulüpleri, taraftarları, beklentileri, onlardan açık ara çok daha iyi bilmeleridir.
Ancak özellikle 3 büyük takımımızın ve Milli takımımızın, kendi bireysel statü üstünlüklerini dahi batı markalı giysilerde, arabalarda, lokantalarda gören yöneticileri, uğradıkları çok fazla hayal kırıklıklarına, hüsranlara rağmen, bir türlü yerli teknik direktörlere tam anlamıyla güvenememişler, onlara yabancı teknik direktörlere baktıkları gözle bakamamışlar, yeterince imkan tanımamışlardır.
TARİH DEĞİL AMA, DERS ALINMAYAN HATALAR TEKERRÜR EDER
Yakın geçmişten günümüze, 3 Büyüklerin -karşılığı çuvalla para ve uzun zaman kayıpları olan- hatalarından ders almayarak peşpeşe yaşadıkları büyük hayal kırıklarının resimleri ve isimleri şunlar :
FENERBAHÇE :

 

Otto Bariç, Joachim Löw, Zdenec Zeman, Werner Lorant, Christoph Daum, Luis Aragones
GALATASARAY :
 
George Hagi, Eric Gerets, Karl-Heinz Feldkamp, Michael Skibbe, Frank Rijkaard
BEŞİKTAŞ : 


John Benjamin Toshack, Hans-Peter Briegel, Nevio Scala, Vicente Del Bosque, Jean Tigana 
BU İSİMLER DEĞERSİZ Mİ !?
Elbet değil ! Bu kişiler futbol dünyasında önemli başarılara imza atmış önemli insanlar. Ancak, bilinmesi gereken şey “her başa her traşın uymayacağı” ve “taş yerinde ağırdır” gerçeği ! Bir iki olumsuz tecrübe belki hoş görülebilir. Ama bedelleri her defasında daha da artan peşpeşe bunca hataya ne demeli !? (Ben içimden birşeyler diyorum ama, burada yazmam edep ile bağdaşmayacak). Takdir sizin !

TÜRK TEKNİK DİREKTÖRLERİN İSYANLARI

“Biz insanlığı kurtarmıyoruz. atomu parçalamıyoruz. Alçakgönüllü olmakta fayda var” diyen Tolunay Kafkas : “Milli Takıma illa yabancı hoca aranması karşısında isyan ederek,   “Dünyalı değil, uzaylı bulunsun, Kripton’dan teknik direktör getirilsin …”
Aykut Kocaman : “Türk teknik direktörlere yabancılara bakıldığından farklı bakılıyor, futbol basit bir oyun, herkes bilmelidir ki, futbol hakkında dünyada bilinmesi, izlenmesi gereken ne varsa biz de hepsini biliyoruz. Tolunay Kafkas’ın, ‘futbol atomu parçalamak değildir’ sözü, aynen benim de düşüncemi yansıtıyor …”
  
Ziya Doğan : “Türkler, yabancı teknik direktörlerden daha başarılı. Türkiye kültürü içerisinde yabancılardan çok daha farklıyız, çok daha becerikliyiz. Bunu çok iddialı konuşuyorum, ama bir Alman’ın bir Hollandalı’nın, bir Fransız’ın ülkesine gitsek belki biz onlar kadar olaya hakim olmayabiliriz. O kültür arasında sıkışabiliriz, ama aynısını onlar burada yaşıyor. Burada Türkiye’deki şartlarda Türk antrenörleri çok daha faydalı diye düşünüyorum ... 4 tane takımı herkes şampiyonluğa oynatabilir. Türk antrenörleri Anadolu’da da başarılı oluyor. Büyük takımlarda da başarılı oluyor. Ertuğrul Sağlam örneği var. Geçen sene Bülent Uygun örneği vardı. Ersun Yanal, Şenol Güneş örneği var. Baktığınız zaman yani yerli hocalar çok daha zor şartlarda yabancılardan başarılı bence…”

Hikmet Karaman : “Yani Türkiye’de bir çok Türk antrenör var. Biz Beşiktaş’a isterdik ki, Samet Aybaba getirilsin. Hepimiz Aybaba’yı destekledik. Schuster, kaç senedir hiçbir kulüple çalışmıyor. Türk antrenör, birkaç sene çalışmadığı taktirde 2 ligden başlar. Yabancıların büyüklüğünü biz yaratıyoruz. İnter, Barcelona gibi büyük takımları seyrediyoruz. Yabancı teknik direktörlerin oyun içindeki taktiksel değişikliklerini çok eleştiriyorum. Bizler, kendi yerli teknik direktörlerimizi büyütelim. Gönül bunu istiyor … Aykut Kocaman’ın, Fenerbahçe’nin başına getirilmesini destekliyorum ve arkasındayım. Yerliye dönüş getiriliyor. Yabancı teknik direktörlerin Türkiye’ye alışması çok zor. Zira tempo ve kültürü çok farklı. Türk teknik adamlara güven olsun, ligde her Anadolu takımının şampiyonluk şansı var. Anadolu’da şampiyonluğa oynayacak 5 – 6 takım var …”  
Yılmaz Vural’ın isyanlarından bazı örnekler de şöyle : “Şu anda kim büyük takımların başında hocalık yapıyorsa ondan daha iyi yaparım. İyi hocalık bir uzmanlıksa, bir deneyimse, kendini yetiştirmeyse benim tüm hocalardan fazla deneyimim, uzmanlığım ve iş yapabilme becerim var Allah’a şükür … Gerekirse Alman vatandaşlığım da var. Almanca da İngilizce de biliyorum, ne desem ne yapsam anlatamadım. Yıllardan beri kendimi anlatmaya çalışıyorum kimse de anlamıyor. Yıllardan beri bu sorulara cevap veriyorum ama kimse de bu cevaplarımızı anlamıyor. Ben 400.000 TL’ye, Herr Daum veya benzerler 4 milyon Euro’ya çalışıyorlar. Bana 10 milyon TL’lik takım veriliyor, Herr Daum veya benzerlerine 100 milyon Euro’luk takım veriliyor. Herr Daum ve benzerlerinin çalışma şartları arasında dünyalar kadar kalite ve rahatlık farkı var. Pekiyi sonuçta ne oluyor ? İkisi de bir veya iki yıl sonra kovuluyor. Şampiyon yapsa da, kümede kalmasını sağlasa da kovuluyor. Pekiyi o zaman ne fark var aralarında. Yılmaz Vural’ı da getirin Fenerbahçe veya üç büyüklerin başına, O da yapar şampiyon. İş 100 milyon Euro’luk takımları Türkiye liginde ara sıra şampiyon yapıp sonra kovulmak değil. Gel bakalım Kasımpaşa’ya, Onu son sıradan al, bakalım kaçıncı yapacaksın … Benim sorunum Daum ile değil. Benim amacım sisteme isyan etmek. Ben yabancı hocalara tanınan maddi ve manevi imkanları kabul edemiyorum. Yabancılar ile Türk hocalar arasında bu kadar fark olmadığını düşünüyorum. Bu yabancı isimler gelip başarılarını küçük takımlarda göstersinler. Sihirbazlığı buralarda yapsınlar. Başarılı olmak onların koşullarında çok kolay ... Şunu söylüyorum her zaman, büyük takımlarımızdan birinin başına beni getirsinler görsünler, antrenörlük neymiş göstereyim herkese …”
 
Samet Aybaba : “Milli Takım teknik direktörünün yabancı olmasını isteyen bir grup var. Çünkü onlar yabancı teknik direktörü takımın başına koyup, kendileri arkada at koşturacaklar. Soruyorlar Milli Takım teknik direktörü olur musun ? Türkiye’de her teknik direktör Milli Takım’ı ister. Arkadaşlar da olmak istediklerini söylüyorlar. Bu insanlarla neden gurur duymuyorlar. Bu istekte, arzuda bir sürü teknik direktör var Türkiye’de. Bundan mutluluk duyulması lazım. Ama maalesef, bunlar böyle, bunlar şöyle şeklinde karalama kampanyaları yapılmaktadır. Bunlar doğru şeyler değildir … Ben çok şey yaptım Türk futboluna. Gittiğim her takımda başarılı oldum. 3 kez final oynattım. 1 Başbakanlık Kupası, 2 Türkiye Kupası kazandırdım. 2.Lig’de bir kez çalıştım. O takımı şampiyon yaptım. 3 kez TFF bana genç oyuncu yetiştirme ödülü verdi. Benim duruşum da, dünya görüşüm de bellidir. Ben kendi halimde bir adamım. O yüzden benim gibi bir adamın orada konuşulmaması gayet normaldir. Kriter konulmadıktan sonra bu işleri doğru yapamazsınız. Göreceksiniz bunlardan Türk futbolu zararlı çıkacak. Alt yapılarla ilgili de yeni planlar yapılıyor. Nasıl daha yararlı olabilecek? Oyuncularla ilişkileri kurabilecek, onların performansını artırabilecek antrenör tipleri lazım. Yöneticinin veya federasyonun istediği antrenör değil …” 
 
Bülent Uygun : “Milli Takım’ı çalıştırmak her Türk’ün en büyük ideallerinden biridir. Tarihteki tüm sportif başarılarını yerli teknik adamlarla kazanmış, üstelik 14 bin antrenör yetiştirmiş bir ülkenin milli takımının başına, kıstas olarak sadece yabancı niteliği göz önüne alınarak seçim yapılması, 14 bin Türk antrönere ihanettir …”
 
Şenol Güneş : “Ben Hiddink’i korumuyorum. Ama madem ki takımın başına getirilmiş, onun da bir değeri ve bilgisi var. Ona yabancı olduğu için yabancı gibi davranıyorlar ama bana Türk olduğum halde yabancı gibi davrandılar …”

Mehmet Özdilek : “Yerli, yabancı antrenör tartışması yapılıyor. Bu tartışmanın yapılması Türk teknik adamlar adına da çok ayıp. İstatistiklere bakın … Hep başarılarda Türk antrenörler var. Daha neyi tartışıyoruz? Yabancı teknik adamları tolere edişimiz çok farklı. Kendi evlatlarımızı ise ayaklarından çekiyoruz. Bu sene Galatasaray ve Beşiktaş dışında Süper Lig’deki tüm takımların başında Türk teknik adamlar var. Özellikle genç antrenörler vizyonları ve geçmişleriyle de bu tecrübeye sahipler …”
Abdullah Avcı : ”Milli Takım teknik direktörlüğü benim en büyük hedefim. Milli takım altyapısında çalıştım, pek çok önemli oyuncuyu futbolumuza kazandırdım ve ekibimle bir jenerasyon yakaladık. Milli takıma aday oyuncuların yüzde 70-80’i ile çalıştım. Şu anda benim dışımda bu modelde bir teknik direktör yok. (A) Milli takımda çalışacak teknik direktör milli takımlar altyapısını iyi bilmeli. Milli takıma layık görülmem durumunda göreve hazırım. Milli takımda oynayabilecek, oyuncu topluluğuyla çalıştım. Her açıdan hazırlıklıyım … Milli takımlarda çalışmış bir yerli teknik direktör olarak, yabancı teknik direktör arayışına doğru bakmıyorum. Altyapıları doğru bilen, oyuncuları yakından tanıyan birinin tercih edilmesi doğru olur. Bu da yerli bir teknik direktör olmalı …”
BİR KARŞILAŞTIRMA YAPALIM
Şimdi önce, yukarıda üç büyüklerimizin hayal kırıklıkları olan yabancı teknik direktörlerin fotoğraflarına bir bakın, sonra da aşağıdaki teknik direktörlerinkilere. Son olarak da, yerli teknik direktörlerimizin fotoğraflarına bir göz atın ve yukarıdaki sözlerini değerlendirin. Aralarında kişisel olarak sevmedikleriniz, beğenmedikleriniz olabilir ama, dürüstçe bir düşünün hele, bizim teknik direktörlerimizin bu yabancılara nazaran hem teknik direktörlük, hem liderlik, hem de insanlık olarak eksiklikleri mi var, fazlaları mı ? Türk futboluna, Milli Takımlarımıza, Kulüp Takımlarımız bu yerli teknik direktörlerimiz mi daha yararlı olur, yoksa bu yabancılar mı ?






Benim cevabım, bütün sorular için yerli hocalarımızdan yana. Zaten artık Milli takımımızın başında 1, Süper Ligimizde  sadece 3 yabancı teknik direktör bulunuyor olması da bunun göstergesi. Kaldı ki onlar da bu güne kadar bize hayal kırıklıklarının dışında, geleceğe yönelik herhangi bir ümit veremediler …  

Not : Kayserispor Teknik Direktörü Şota Arveladze’yi “yabancı” görmediğim için olsa gerek, onun fotoğrafını en son diziye eklememişim.
Published in: on Şubat 21, 2011 at 23:02  Yorum Yapın