GERİ DÖNÜŞ OLMAMALI

Milli Takımımızın Avusturya’yı yenmesi elbet çok önemli. Ama bana göre bundan daha önemlisi, geç kalınmış olsa da Milli Takımımızın yeniden yapılandırılıyor olmasıdır.

Kısa vadedeki başarılar veya başarısızlıklar kalıcı değildir. Önemli olan, uzun vadede geleceğe ümitle bakabilmek, Milli Takımı uzun yıllar taşıyabilecek yenilenmiş kadroyu kurabilmektir.

Kimilerine Avusturya maçında görev verilmese de kadroya alınan genç futbolcular bana geleceğe yönelik ümit ışıklarını gösterdi.

Her ne kadar “Milli Takım için yeterli ve yetenekli futbolcu yetişmiyor” diyenler olsa da, yeniliğe geleneksel olarak direnenler her zaman çıkacaktır. Ben her mevkide yeterli olabilecek birden fazla yeni Milli Takım oyuncusuna sahip olduğumuzu düşünüyorum.

Güney Kore ile yaptığımız hazırlık  ve Avusturya ile yaptığımız grup maçlarında kadroya alınan genç ve yeni isimleri aşağıda hatırlatırken, parantez içlerinde de, form durumlarına göre onlara her an ilave edilmesi mümkün olabilecek, aklıma ilk gelen genç futbolcuları belirttim.

Kalede, çok formda olan Volkan Demirel’in yedekleri Onur Recep Kıvrak, Fehmi Mert Günok, Sinan Bolat Milli Takımımızın kalesini uzun yıllar güvenle emanet edebileceğimiz genç ve yetenekli kaleciler. (Cenk Gönen).

Defansta,  İsmail Köybaşı, Serdar Kesimal, Fehmi Emre Güngör, Gökhan Süzen. (Ersan Adem Gülüm, Rıdvan Şimşek).

Orta Sahada,  Selçuk İnan,  Mehmet Topuz,  Yekta Kurtuluş,  Mehmet Topal, Nuri Şahin, Mehmet Ekici. (Necip Uysal, Gökay Iravul, Özer Hurmacı, Ceyhun Gülselam).

Forvette, Tunay Torun, Cenk Tosun, Umut Bulut, Burak Yılmaz. (Mevlut Erdinç, Ali Kuçik).

Gökhan Gönül ve Arda Turan yenilenen kadroda artık yerlerini tapulamış olan genç yetenekler. Formda bir Kazım Kazım da, her zaman bu kadroda yer alabilir.

Bence her zaman özel bir yeri olan Emre Belezoğlu ve Semih Şentürk, takımın yeniden yapılanmasının geçiş aşamasında yararlanılması gereken oyuncular. Onlara tecrübeli Hamit Altıntop, Servet Çetin ve Sabri Sarıoğlu’nu da ekleyebiliriz.

“Bu yeni yapılanmada artık Milli Takımımız ‘takım’ olabildiği taktirde başarıya ulaşır. Onun için artık Milli Takımızın hazırlık maçlarına değil, antremana ihtiyacı var. Zira yeni kadro birbirlerini antremanda tanıyacak, anlayacak ve takım olabilecektir. Bunun sadece maç yaparak sağlanması mümkün değildir” diyen Mustafa Denizli’ye katılıyorum. Öte yandan, geleceği inşa etmek bir süreç gerektirir. Bu süreçte yeni Milli Takımımız olgunlaşıp oturuncaya kadar elbet hemen arzu edilen futbolu oynayamadığı, iyi sonuçlar elde edemediği günler de olacaktır. “Roma bir günde kurulmadı” sözünü unutmamamız lazım. Önemli olan, bu genç ve yeni futbolcular ile, onları gelecek uzun süreçlerde Milli Takımı başarı ile taşıyabilecek “iyi bir takım” haline getirmekle görevli teknik kadroya güvenip güvenmediğimizdir. Benim bu aşamada, yukarıda belirttiğim genç ve yeni isimlere herhangi bir güven eksikliğim bulunmuyor.

Sonuç olarak, ortada güzel bir helva yapmaya yeterli un da, şeker de, irmik de, yağ da mevcut. Artık iş ahçının ve yardımcılarının becerisine kalıyor.

Umarım ki bundan sonra, kısa vadedeki başarı hedefleri uğruna tekrar geri dönüş olmaz ve geçici sonuçlar uğruna gelecek feda edilmez.

O.K.

Published in: on Mart 31, 2011 at 22:19  Yorum Yapın  

Var Mısın Yok Musun? Türkiye 2 – Avusturya 0

Belçika’nın Avusturya karşısındaki galibiyetinden sonra tam bir varoluş maçıydı milli takımımız için. Ekolsüzlüğün ve düzensizliğin de bir ekol olduğunu kanıtlayan milli takımımız genelde bu tür varoluş maçlarında başarılı oluyor. Biz öyle bir takımız ki, katıldığımız turnuvalarda ya ilk 3’e giriyoruz ya da baştan hiç katılamıyoruz. Katıldığımız turnuvalarda her zaman en heyecan yaratıp izleyicilerin ilgisini çeken takım olmuşuzdur. Dünya Kupası 2002 ve Euro 2008’in hafızalarda kalmasının en büyük nedenlerinden biri Türk milli takımının bütün beklentileri alt üst eden performansıdır (Euro 2008’de UEFA başkanı Platini’nin özellikle Türkiye’ye teşekkür ettiğini unutmayalım). Türkiye 2000’lerin başında Amerikalılar’ın tabiri ile bir Cindirella hikayesi olsa da, artık rakibi kim olursa olsun saygı duyulan bir takım haline gelmiştir. Avusturya ve Belçika gibi takımlar asla bizim ciddi rakiplerimiz değillerdir ve kendi gözlerinde bizim zannettiğimizden çok daha fazla büyütürler bizi. Fakat maalesef son senelerde yaşanan teknik direktör değişiklikleri ve milli oyuncuların sık sık inişli çıkışlı sezonlar geçirmeleri istikrarlı bir milli takımımızın olmasını engellemiştir.

Salı akşamı oynadığımız varoluş maçında fazla organize olamasak da, maçın genelinde baskılı oynadığımızı ve çok şık gollerle rakibi saf dışı bıraktığımızı söyliyebiliriz. Maçı konu başlıklarıyla ele alalım:

Kadro Seçimi

Maçlardan sonra yenilen takımın hakemleri eleştirmesi gibi her milli maçtan önce kadro seçimini eleştirmek bir gelenek haline gelmiş durumda. Hiddink’in değimi ile milli kadro seçimlerinde belirleyici faktör şampiyonlar ligidir. Fakat özellikle bu sene takımlarımız Avrupa kupalarına çok erken veda ettiği için bu faktör pek bir şey belirleyememiş. Her şeyden önce milli kadro ülkenin en formda ve takım halinde oynayabilen oyuncularına yer vermeli. Hiddink geçen sene yaptığı hatalı seçimlerin farkına varmış ki Gökhan Zan seçimi dışında ciddi anlamda eleştirecek bir seçim görmüyorum.

Burda kadro seçiminden çok Hiddink’in bir felsefesini ön plana çıkarmak istiyorum. Hiddink mutlu ve gülen bir takımın çok daha başarılı olduğunu söyler ve milli takımımızda oluşturmak istediği ortam öncelikle futbolcular arasında samimi bir ortam yaratmaktır. Milli kampa sinirli ve stresli katılan oyunculara özel uygulamar kullanıp futbolcuları psikolojik açıdan rahatlatmaya çalışması futbolun hem taktiksel hem duygusal yönlerini ne kadar iyi bildiğinin bir göstergesidir. Euro 2012’ye katılamasak da Hiddink’in mutlaka takımın başında kalması tarafındayım. Harry Kewell’in bu haftaki röportajında dediği gibi teknik direktörlere en az iki sene şans vermek lazım, çünkü birini göndermeden en azından yeterli şansı verdim diyebilmek çok önemlidir.

İlk Onbirler ve Oynanan Futbol

Maçtan önce takımın sol kanatının defansif anlamda zayıf olduğunu düşünüyordum. Avusturya milli takım hocası olsam mutlaka sol tarafımızdan saldırırdım. Bunun en büyük nedeni çok formsuz bir sezon geçiren Hakan Balta ve neredeyse 5 aydır 90 dakika maç oynayamamış Arda’nın  özellikle defansif anlamda yetersiz olucağını ön görmüştüm. Arda’ya maalesef büyük haksızlıklar yapılıyor, değerlerimizin kıymetini genelde onları kaybettikten sonra anladığımız için toplum olarak onu bitirmek için herşeyi denedik diyebiliriz. Fakat nereden bakarsanız bakın Arda’yı ve Hakan Balta’yı sol kanatta oynatmak büyük bir riskti Hiddink için.

Milli takımımızın en güvendiğim tarafı hiç şüphesiz orta sahasıydı. Düşünün, Bundesliga’nın en iyi orta saha oyuncusu Nuri ve Alex başta olmak üzere bir çok kişinin hemfikir olduğu Süper Lig’in en iyi orta sahası Selçuk İnan orta sahamızda görev yapacaklardı. Hiddink bunlara ek olarak yine Alman kökenli bir Türk futbolcu olan ve Nürmberg’de çok iyi bir sezon geçiren Mehmet Ekici’yi de katınca uzun seneler bir ekol haline gelebilecek bir orta sahaya sahip olduğumuzu düşünüyorum. İleride ise benim tercihim sağ kanatta Burak ya da Mehmet Topuz’u oynatıp santraforda Semih’i oynatmak olurdu. Semih’in neden yedek kulubesinden kurtulamadığı ayrı bir tez konusu olacaktır. Bu sorunun cevabını bilen varsa lütfen bana bildirsin…

Oynanan oyuna gelirsek daha önce de belirttiğim gibi beklentimin altında bir organizasyon sağladık sahada. İleriye çıkarken hemen her topu Arda’ya verip onun bir şeyler yapmasını bekledik. Top dağıtımında ve pas seçeneklerinde Selçuk İnan Fabregas ve Xavi’yi çok da fazla aratmadı diyebiliriz. İleri uçda Burak’ın anlamsız hamleleri ve top kayıpları, Hamit’in sağ kanatta etkisizliği maçın büyük bir bölümünü sol kanatta geçirmemize yol açtı. Ne olursa olsun Nuri’nin maçın sonuna doğru oynadığı gerçek mevkiisinde oynaması gerekiyor. Mehmet Topal – Selçuk İnan ve önlerinde Nuri oynarsa durdurulması zor bir takım haline gelebileceğimizi düşünüyorum.

Peki Avusturya Ne Yaptı?

Avusturya çok genç ve Avatar filmini hatırlatan uzun boylu, güçlü oyunculara sahipler. 2.02 metre boyundaki forvetleri Servet’i bile maç boyunca kısalttı diyebiliriz. Genç oyunculardan kurulu oldukları için organize bir takım değiller. Kalecileri dahil defansta bir çok bireysel hatalar yapabiliyorlar. Fakat rakip takımların kafa ile gol atmaları çok ama çok zor bir takım. Duran toplarda özel önlem almak ve faul yapmamaya çalışmak alınabilecek en iyi önlemlerden.

Milli Maçlar ve Traftarlar

Maalesef bu maçta da taraftarlarımızın ne kadar kontrol dışı çıkabileceğini gördük. 2-0 öndeyken bile kaleciye çakmak atan, icabında rakı şişesi atan bir taraftar kitlesine sahibiz ve yakın zamanda kurtalacağımıza benzemiyor. Maçta her zaman olduğu gibi anlamsız kulüp takım tezahüratları vardı ve renk körlüğünden ne kadar uzak olduğumuzu bir kere daha gösterdik. İnanın gurbette milli maçlar çok daha farklı duygularla izleniyor. Pakistan – Kenya kriket maçının futboldan daha fazla izlendiği bir ülkede yaşarken insanların bana gelip Türk milli takımından bahsetmeleri gurur verici bir duygu. Acaba kendi sahamızda olan maçların bir kısmını gurbet ülkelerde oynasak mı diye düşünmedim değil doğrusu…

Published in: on Mart 30, 2011 at 19:26  Comments (4)  

YİNE O İĞRENÇ “YAŞAM FORMLARI”


Bunlar insan kılığına girmiş iğrenç yaratıklardır. İnsanca yemesini, içmesini, gezmesini, eğlenmesini, oturmasını, kalkmasını, kısaca insan gibi yaşamasını bilmezler. Beyinleri ve ruhları iğdiş edilmiştir. İlkeleri, idealleri yoktur. Hiç bir şeyden anlamazlar, anlayamazlar. Yaşamlarını, yaşamı sömürerek sürdürmeye çalışırlar. Tek yapabildikleri, var güçleriyle her şeyi vahşice tahrip etmeye, bozmaya, kırmaya, dökmeye çalışmaktır. Sadece bununla beslenirler. Ancak iğdiş beyinleri bunları niye yaptıklarını dahi bilmelerine engeldir. En ilkel yaratıkların, bir ayrık otunun, tek hücreli bir koli basilinin yaşamları dahi bunların yaşamından çok daha anlamlı ve saygı değerdir.

Bu rezil yaratıklar, bireysel ve toplumsal yaşantımızın parazitleri, sülükleridir. Üçü beşi pislik sürüleri halinde dolaşırlar. Güçlerini de içinde bulundukları sürünün kaba kuvvetinden alırlar. Tek başlarına kaldıklarında ise, özlerine uygun olarak,  güçsüz, korkak, ezik yalakalara dönüşürler.

Bunlar, sokaklarda, trafikte, toplu taşıma araçlarında, piknik alanlarında, deniz kenarlarında, stadyumlarda hasılı her an ve her yerde karşımıza çıkarak günümüzün, keyfimizin içine etmeye muktedirlerdir. Toplum olarak birlikte eğlenebilmemizin, birlikte bir mutluluğu yaşayabilmemizin en başta gelen engelleridirler. Bulundukları her yeri, dokundukları her şeyi “murdar” ederler.

Bu pislikler, bu kez de milli maçta ortaya çıktılar. Takımımızın 2-0 önde ve kalecimizin bir penaltı kurtarmış olduğu maçın bitimine dakikalar kala, rakip kaleciye küfürlerle ellerine ne geçirdilerse yağdırdılar. Şimdi bunların yüzünden Milli Takımımıza ağır cezalar gelecek. En azından yüklü bir para cezası, belki de saha kapatma. Böylece bir toplumsal keyfimizin daha içine etmiş oldular.

Bunlar bir başka maçta ya da bir başka toplumsal alanda benzeri rezilliklerini sürdürmeye devam ederken, Milli Takımımız, dolayısı ile bizler bu cezaları ödeyeceğiz. Şimdiye kadar defalarca olduğu gibi…

Ey varlık sebebi insanca ve huzur içinde yaşamak isteyen halkını, milletini korumak olan devlet ve onun kolluk kuvvetleri ! Bizler bu parazitlere müstahak değiliz. Bu iğrenç yaşam formlarına karşı bizlerin huzurunu yeterince koruyamadığınızın hala farkında değil misiniz !? Sülükler hiç değilse kirli sularda yaşıyorlar ve onların dahi insanlara faydaları var. Ama nefesleri ile havayı kirletmekten başka herhangi bir fonksiyonları bulunmayan bu insan kılığındaki sülükler, sizden taviz gördükçe, giderek yaşamımızın her alanını kendi pislikleri ile daha fazla kirletmeyi sürdürüyorlar.

O.K.

Published in: on Mart 30, 2011 at 07:43  Yorum Yapın  

BİZİ KİM KORUYACAK !?

“BOZUK DÜZEN” İNSANLARI ÖĞÜTÜYOR

İnsanlık onbinlerce yıldır herkesin “insanca” yaşayabileceği doğru bir düzeni kuramadı maalesef.

21. yüzyıla girdik ama halen insanların birbirlerini acımasızca gırtlakladığı çıkar savaşları bütün hızı ile devam etmekte.


Haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik diz boyu.

Sırf yeterli gıda elde edemedikleri için her gün yirmi dört bin kişi ölüyor.


Dünyanın en gelişmiş ülkesi kabul edilen ABD’de bile on iki milyon aile bir sonraki yemeğini nasıl temin edeceğini düşünüyor. Dünya nüfusunun en zengin ülkelerde yaşayan beşte birinin gelirinin en fakir beşte birindekilere oranı 75’de 1’e çıktı. Dünya nüfusunun yarıdan fazlasının günlük kazancı iki dolardan az. Bir üçüncü dünya ülkesindeki özel mülkiyetin ve parasal kaynakların % 70 ila % 90’ı, o ülke nüfusunun % 1’inin elinde. Birleşmiş Milletler Örgütü, iki milyar insanın sağlıklı su bulamadıklarını açıkladı. Oysa, savaşlara harcanmakta olan paranın yarısı kadar bir para ile yeryüzündeki her kişiye temiz su, yeterli beslenme, gerekli sağlık koşulları ve temel eğitim sağlanabilmesi mümkün.


Böyle bir tabloda, bu vahşi sistem insanları değirmen gibi öğütüyor.

Beslenme, korunma, barınma, üreme / cinsellik  gibi doğal içgüdüleri tatmin edilmemiş büyük kitlelerin ruh sağlıkları ciddi şekilde bozulmuş durumda.

Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, dünyanın çok gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş olarak nitelendirilen ülkelerin bir çoğunu kapsayan geniş alanlı ve güncel bilimsel araştırmasından çıkan sonuçta şaşırmamak gerekir : “Bugün dünyamızda yaşayan insanların % 60’ının ruh sağlıkları bozuktur ; geri kalan % 40’ın % 20’si klinik tedaviye ihtiyaç gösterecek durumdadır ve son % 20’lik dilimde kalanların ise, çeşitli nedenlerle (ekonomik, sosyal sıkıntılar v.b.) psikolojik yardıma / desteğe ihtiyaçları bulunmaktadır.”

Bu düzen bozuk ve değişmeli ; öte yandan da, bir çok insanın ruh sağlıklarının farklı boyutlarda bozulmuş durumda olması da onların kabahati değil, bu sistemin suçu.

Buraya kadar tamam. Ama işin bir de “ama”sı var :

TARAFTAR MASKESİ TAKAN “İĞDİŞ”LER

Şimdi “konumuz futbol”a gelirsek, iğrenç bir vulgarizmin her geçen gün şiddetini artırdığını görüyoruz.

Sistemin yamulttuğu ve sayıları giderek artan beyinleri / ruhları / insanlıkları iğdiş edilmişler, taraftar kisvesi altında öfkelerini kusarak kimlik bulmaya çalışıyorlar. Bunlar, tek başlarına olduklarında, birey olabilmeyi başaramamış ve yaşamda anlamı olabilecek bir duruş edinememiş canlılar. Büyük bir çoğunluğunun sağlıklı bir karşı cins ilişkisi ve geleceğe güvenle bakabilme olanakları yok. Ama sürüler haline geldiklerinde rezil canavarlar haline dönüşüyorlar. “Rezil”, çünkü, cesaret, erkeklik, yiğitlik bir yana, kavga, dövüş v.b. gibi konularda dahi bireysel olarak hiç bir raconları mevcut değil. Yaptıkları rezil şeylerde bütün cesaretlerini sadece ve sadece içinde bulundukları sürünün kaba gücünden alıyorlar. Onbeş yirmi kişi birleşip bir iki kişiye, kadınlara kızlara, güçsüzlere saldırıyorlar, otobüslerin araçlarının camını çerçevesi indirip, otobanlarda, metrolarda insanların canlarını ve mallarını tehdit ediyorlar, iğrenç küfürler ve sloganlarla insanlıktan çıkıyorlar.


Gösterdikleri şiddet de, otobüs şöförlerine, metro makinistlerine, işinden gücünden evine dönmeye çalışan sıradan insanlara, en fazla da aynen kendileri gibi olan rakip takımların eziklerine karşı. O sürülerden en azmışlarını çekip çıkarın ve ertesi günü aynı ortamlara tek başına getirin, sürünün içindeyken yaptıklarının bir tanesini yapmaya teşebbüs dahi edebilmeleri dahi mümkün değildir. Tam tersine, bunlar kendilerinden az daha güçlülerin karşısında hemen yaltaklanan yancılardır. Yakarak, yıkarak, yok ederek var olmaya çalıştıkça, gerçekte insanlıklarının giderek daha fazla iğdiş olduğunun farkında bile olmayan zavallılardır.

Bunlar gerçekte “taraftar” filan değil. Hiç bir şeyden anlamadıkları gibi, böylesine iğdiş edilmiş beyinlerinin futboldan da anlayabilmesi mümkün olamaz. Zaten stadyumlarda bile maçları doğru dürüst seyrettikleri yok. Sadece kendileriyle, gırtlaklarını yırtarak edecekleri galiz küfürlerle, sahaya atacaklarıyla ya da toplu halde üzerine saldırabilecekleri dişlerine göre avları aramakla meşguller. Vasat seviyedeki bir provakotör bunlara kolayca her şeyi bağırtabilir, her şeye saldırtabilir.

İyi de, bu iğdiş sürüleri “kötü para iyi parayı piyasadan kovar” misali, düzgün insanları stadyumlardan kovuyor, futboldan soğutuyor. O bir yana, sokaklarda insanların canları, malları bunların yüzünden ağır tehdit altında kalıyor.

Yaptıkları eylemler Türk Ceza Kanununa göre suç. Bunları siz veya ben yapsam, örneğin bir otobüse binip camını çerçevesini indirsem ya da metroya binip ana avrat küfürler sallasam sonum önce karakol, ardından da hapishane olur. Ama bunların çok daha şiddetlilerini sürüler halinde yapanların yanına, işledikleri bu suçlar kar kalıyor.

İnanılacak gibi değil ama, bunlar parçaladıkları kamu malı otobüslerin camını çerçevesini otobana fütürsuzca fırlatıp kapılardan pencerelerden sarkarak etrafa küfürler yağdırırken polis bunlara eskortluk yapıyor.

Metroda da durum farklı değil. Sigaralar içiliyor, meşaleler yakılıyor, içki şişeleri, pislikleri etrafa saçılıyor, küfürün bini bir para, insanlıktan çıkmışlar, yüzlercesi hareket halindeki metronun içinde en ilkel yaratıkların dahi yapmayacağı şekilde zıplayıp duruyorlar. İnsanların can ve mal emniyetleri ağır tehdit halinde. Biri çoluğunu çocuğunu korumak için, “ne yapıyorsunuz yahu, sakin olun !” demeye kalksa, hiç şüphesiz vahşice saldıracaklar. İnsanlar şiddete maruz. Bir şey yapamamanın çaresizliği içinde, ruhları, içleri eziliyor. Ortada onları bu şiddetten koruyacak devletin hiç bir görevlisi ve önlemi yok. Polis, minimum zararla durumu idare ederek sadece günü kurtarmaya çalışıyor. Yapılmış olanların bedellerini ise, hem maddi, hem de yaralanmış ruhları ile diğer düzgün insanlar ödemek mecburiyetinde bırakılıyor.

Bunlar sistemin iğdiş ettiği ve taraftar kisvesi altında kimlik bulmaya, dejarj olmaya çalışan zavallılar, tamam da, peki milyonlarca sıradan vatandaşın suçu, günahı ne !? Bizleri bunlardan, bunların vahşetinden kim koruyacak !?

En başta gelen görevi “halkı huzur içinde yaşatmak” olan devletin, öğrenci protestolarına, siyasi toplu gösterilere v.b. gösterdiği hassasiyetin onda birini bu alanda göstermemesi inanılacak gibi değil. Sokaklar, kamu araçları, stadyumlar bu serserilere terk edildikçe, bunların cesaretleri ve fütursuzlukları da giderek artıyor.

1984 yılında New York metrosunda serserilik yaparak kendine de bulaşan 4 “iğdiş”i öldüren kişi, Federal Mahkeme tarafından “meşru müdafaa” gerekçesiyle suçsuz bulunarak beraat ettirilmişti. Umalım ki kolluk kuvvetleri, varlık sebeplerine uygun olarak, artık daha fazla gecikmeden masum insanların canını, malını, kamu mallarını koruma, toplumun huzurunu sağlama ve suçlulara geniş tavizler vererek görmezden gelme yerine, onları yakalayarak adalete teslim etme görevini bu alanda da olması gerektiği gibi yerine getirir de, insanlarımız bir gün New York metrosu misali kendini korumaya kalkışmaz.

O.K.

Published in: on Mart 22, 2011 at 21:40  Yorum Yapın  

BİR DERBİ’NİN ARDINDAN



GALATASARAY 1 – FENERBAHÇE 2

Yeni stadyumda oynanacak ilk derbi, Galatasaray’ın taraftarına karşı son şansı, Fenerbahçe’nin tarihe özel bir not düşmesi, şampiyonluk yolunun iyice açılması ya da şampiyonluktan olması, desibel rekoru denemesi, 3D + örümcek kamera yayını gibi bir çok özel anlamlar yüklendi bu maça. Ama, maçı oynayan ve sonucundan etkilenecek olan takımların taraftarları dışında, bir futbolsever açısından hiç de seyir zevki ve heyecanı vermeyen tatsız tuzsuz, kalitesiz bir maç oldu Galatasaray – Fenerbahçe derbi’si.

Kötü oynayan iki takımdan, maçı kazanabilmeye daha yakın olan Galatasaray’dı. Kazım, yakın arkadaşı Andrea Santos’un yardımı ile yoktan var ettiği golüne, takımının ürettiği gerçek gol pozisyonunda yapması gereken asıl görevini yaparak ikincisini ekleyebilse, Fenerbahçe’nin bu maçtan puanla çıkabilmesi muhtemelen mümkün olamayacaktı.

Bir puana baştan razı Fenerbahçe’nin maçı kazanabilmesinin nedeni ise bence, kötü oyununa rağmen, Galatasaray’a nazaran daha fazla “takım” olabilme avantajı ve her şeye rağmen serinkanlılığını koruyabilmesi oldu. Tabii bu yapının sahadaki açık ara en önemli mimarının da Kaptan Alex olduğu hiç şüphesiz.

Salt bu maça bakıldıkta, şampiyonluğun en büyük adayı ve lider Fenerbahçe ile, tarihinin en kötü sezonlarından birini geçirmekte olan onbirinci sıradaki Galatasaray arasında hiç de önemli bir fark olmadığı söylenebilir. Ancak, bütün derbi maçlarını kazanmasına rağmen şampiyon olamayan ama hiç derbi maçı kazanmadan şampiyonluğu elde edebilen takımların gösterdiği örneklere bakarsak, “derbi” maçlarının, taraftar adrenalini yükseltmenin dışında, şampiyonluğu doğrudan etkilemediği anlaşılıyor. 34 maçlık lig “maraton”unda önemli olan, “sürdürülebilir başarılar”. Yoksa, maraton içindeki süreçlerde leyhe veya aleyhe hakem hataları, iyi oynarken puan kayıpları ya da kötü oynarken galibiyetler her takım için mümkün.

Fenerbahçe, rakipleri puan kaybederken, üstelik zor bir fikstür kapsamında on maçlık bir galibiyet serisine ulaştı. Bu hiç şüphesiz önemli bir başarı. Ama ligin sona ermesine 8 maç kalmasına rağmen, iyi ve taraftarına güven verici futbolu hala maçların sadece bazı bölümlerinde gösterebiliyor. Öte yandan, “tek başına maç kurtaran Alex şu veya bu nedenle bu serinin üç beş maçında oynayamasa idi Fenerbahçe acaba yine bu gün liderlik koltuğunda oturuyor olabilir miydi !?” sorusunun cevabı da son derece düşündürücü.

Fenerbahçe’yi yenebilse idi, bu sezon taraftarına bir avunma vesilesi sağlayabilecekti ama, Galatasaray’ın problemleri böyle bir galibiyetle örtülebilecek kadar basit değil bence.

O.K.

Published in: on Mart 21, 2011 at 13:57  Yorum Yapın