Konuk Yazar Özel – Rıdvan Erdem’den Bir Fransa Anısı

Akıl dolu söyleşiler ve unutulmaz anıların içerdiği sohbetler özel ilgi gerektirir. Birazdan okuyacak olacağınız yazı, Rıdvan Erdem ile özel bir konuşmamızdan alıntıdır. Rıdvan’ın hikayesi o kadar etkiliyiciydi ki, kendinin izniyle Midas’ın Krallığı Blog okuyucuları ile bu özel anıyı paylaşmak istedim. Bu özel anıdan benim kadar zevk alıp, etkileneceğinizi umuyorum. Sakın unutmayın, futbol asla sadece futbol değildir…

Ben bir zamanlar Rüstü Reçber’dim

Lise son’a gidiyordum. Fransa’nın Toulouse takımı scout ekibini Paris’e göndermiş, « Ile de France » bölgesinde, yani Paris’in bulunduğu bölgede, araştırmalar yapıyorlar okullarda.

Lise 2’inci sınıfta ek aktivite olarak futbolu seçince, okulun futbol takımında oynamaya başlamıştım. İlk sezon lig falan yoktu, sadece antrenman yapılıyor, arada ayda bir falan denk gelirse de, civar okullardan biriyle maç ayarlanıyordu. Profesyonel bir çalışma değildi yani, sadece öğrencilere vakit geçirtmekti amaç.

Son sınıfa geldiğimde, Toulouse takımı Paris genelinde okullarda yapılan bu çalışmadan faydalanmak için bir seçme düzenlemeye karar vermiş. Bedavadan oyuncu izleyecekler, beğenirlerse Toulouse’a götürecekler… Plan bu…

Antrenman yapacağımız bir gün, bizim okula 4 kişilik bir heyet geldi ve biz soyunma odasından çıktık sahaya. Oturttular bizi kenara, anlattılar vaziyeti. Biz de can kulağı ile dinliyoruz tabii.

Vaadler aynen şu şekildeydi :

Yaklaşık 500 kişi katılıyor seçmelere, bunların içinden -performansımıza göre- seçmeler boyunca elene elene 24 kişi’ye ineceğiz. İlk elemede hemen 250’ye düşecek aday sayısı, sonra 150, sonra 100 ve finale kalan 50 kişi «Stade de France » a götürülecek, orada yapılacak son maçlarla da, 50 kişiden 24’ü seçilip Toulouse’a götürülecek.

Toulouse’a gidecek çocuklarla profesyonel sözleşme yapılacak kulüp tarafından ve alt yapıyla beraber antrenmanlara çıkartılacaklar. Okul ihtiyaçlarını da Toulouse kulübü karşılayacak ve duruma göre, ya tesislerde, ya da tesislere en yakın yerde konaklatılacaklar. Eğer ki A takımına yükselirsen, 2.000 € maaş verilecek. Okuluna orada devam edeceksin ama, okulda derslerinde başarısız olursan, valizini toplayıp Paris’e gerisin geriye döneceksin.

Kulağa çok hoş geliyor tabii, gençsin, 18 yaşına yeni girmek üzeresin ve Fransa’nın köklü kulüplerinden biri böyle bir fırsat sunuyor sana. Düşünsenize, daha reşit olmadan babanızdan fazla para kazanacak konuma geliyorsunuz.

Ben « kaleci » idim. O dönemler, ya da şöyle diyeyim, bütün kalecilik hayatım boyunca, 3 idolüm oldu : Vitor Baia, Rene Higuita ve RÜSTÜ REÇBER !!

Son isim evet bazı okuyuculara komik gelebilir ama, öyleydi durumum. Tarzımız da benzerdi doğrusu. En akıl almaz golleri kurtarır, en kötü golleri yerdim 🙂

O yıllarda tanınan 2-3 Türk futbolcudan biri olduğu için de, bana arkadaşlar « Rüştü » lakabını takmışlardı.

Karşı karşıya beni geçmek çok zordu, tek çare yan top ve uzaktan şuttu… Solum zayıftır, o yöne uçamazdım fazla. Penaltılarda inanılmaz bir ön sezgim vardı, yediğimden çok daha fazlasını kurtarmışımdır.

Gelelim bizim hikayemize ;

500 kişi arasından 17 kaleci belirlemişler sadece, ben de zorlanmadan « standart bir performansla » finale kadar yükseldim. Benimle beraber bizim okuldan sadece bir çocuk finale gelebildi Stade de France’a. O da sol açık olarak oynuyordu ve orijinal Brezilyalı’ydı. Annesi ve babası Brezilyalı, ama kendi Fransa’da doğduğundan, hem Brezilya hem de Fransız vatandaşıydı. Çifte vatandaş yani. İsmi de « Fabricio »ydu. Bu çocuk, dönemin süper starı olan Ronaldinho’nun hayrınıydı. Bildiğiniz « piskopat !» derecesinde hayran hani. Fabricio, eski bir video kaset cihazına Ronaldinho’nun maçlarını kaydeder, evde tv başında kaseti bir ileri bir geri sarıp, maç esnasında top ayağına geldiğinde yaptığı hareketleri tekrarlardı durmadan… düşünün yani… !

Çok yetenekli bir çocuktu, Gremio taraftarıydı.

Sonunda  finallere geldik… İşte oradaydım… « Stade de France » çimlerinde yürüyordum… ve 2003 yılında Konfederasyon Kupası’nda Türkiye-Kamerun maçında kale arkasından izlediğim yeri tespit ettim kaleye geçerken. Ben oradan sahada ki idolümü, RÜŞTÜ’yü izlemiştim o gün ve 1-0 yenilmiştik penaltı golüyle… Hafızam beni yanıltmıyorsa, Geremi atmıştı golü.

Kaleye geçtiğim an ki duygularımı kelimelerle anlatamam. Oradaydım işte, hayal gibiydi ama gerçekti !! İdolümün, Rüştü Reçber’in koruduğu kaleyi ben koruyacaktım! Onun ayak bastığı çimlere ben de basacaktım. Onun kurtarışlar yaptığı kalede devleşme sırası bendeydi artık !

Maç başladı, bizim takım rakibe oranla biraz daha zayıftı. Cezayirli bir çocuk vardı rakipte, « eşek sıpasının içine sanırsın Gerrard kaçmış », müthiş abanıyordu mesafe tanımaksızın…

O kadar konsantreydim ki maça, hayatımda belki o kadar iyi oynamamışımdır. Bir çok kurtarış yaptım, bir top da ben çeldikten sonra direkten dışarıya gitti. Bizim takım, kullandığımız bir kornerde, kendi defans oyuncusu topa kafa vuracakken rakip kaleci onun üzerine düşünce, ballı bir şekilde golü bulmuştu ve 1-0 öne geçmiştik. Maçin skorunun diğer oyuncular için önemi yoktu, sadece kaleciler için vardı.

Ne kadar kurtarırsan, o kadar kârdasın işte… !

Derken son dakikalara doğru, karşı karşıya bir pozisyonda hatalı çıktım… biraz erken atladım önüne rakip forvetin, düşürdüm ceza sahasında… Penaltı !

O an kaleye geçerken, « Rüştü nasıl yapıyordu », onları getirmeye çalışım hep aklıma… Rüştü kaleye doğru giderken, uğur getirsin diye, bir maçta sağ ayağını penaltı noktasından kale noktasına kadar sürüye sürüye götürmüştü… Totem bu ya, aynını ben de yaptım.. Millet « tip tip » bakıyor tabii, «ne yapıyor bu deli !?» diye.

Geçtim kaleye, gözlerimi kapadım… özellikle de hiç göz göze gelmedim penaltıyı kullanacak çocukla. Kalecilikte çok önemlidir bu, antrenörler sürekli tembihler : « Penaltı atılırken vuracak adamın gözünün içine bakma, dikkatin dağalır ! » diye… Nerede durduğuna, hangi ayağı ile vurucağına hiç bakmadım… Düdüğün sesini bekledim. Düdük çalınca açtım gözlerimi ve topa baktım. Aptalca da olsa onunla konuşmaya çalıştım… Erken davranmam gerekiyordu, çünkü topa vuran « Cezayirli Gerrard »dı. Topa vurmasına bir adım kala, sağa doğru sıçradım… o kadar sert vurdu ki çocuk, topu göremedim bile, ama elime geldi top, çeldim kornere gitti… kurtardım penaltıyı 🙂

Muthiş bir şeydi… ama itiraf ediyorum, kişisel beceri % 10, şansın oranıysa % 90’dı bu kurtarışımda 🙂

Neyse maç 1-0 bitti, biz soyunma odalarına gittik üstümüzü değişmeye, eşofmanları giyindik, çıktık tekrar zemine. Tek tek oyuncuları çağırmaya başladılar bir odaya… İçeri giriyorsun, sorgu odası gibi, karşında 3 kişi var takım elbiseli, oturuyorlar bir masanın ardında, sana sorular soruyorlar, sen de cevaplıyorsun…

Önce yüzeysel sorular : « Hangi takımlısın ? »,  « Futboldaki hedeflerin neler ? » falan filan…

Ve sonunda en can alıcı soruyu soruyorlar…

« Bir gün 2 milli takımdan da aynı anda davet gelse, hangisini seçersin ? Türkiye mi, Fransa mi ? »

3-5 saniye düşündüm… « Türkiye » dedim… « Neden ? » dediler. Dedim « bizde bu konuda durumlar farklıdır, Türk kökenli sporcuların başka milli takımlarda oynamaları benim ülkemde hiç hoş karşılanmaz. Milli Takım kültürü çok farklıdır benim ülkemde, o yüzden Turkiye dedim. »

« Peki tamam teşekkürler » dediler, çıktım…

50 topçuyla olan görüşmeler yaklaşık 1,5 saat sürdü.

Bitiminde isimler açıklandı, 24 kişi… Ben yoktum… Hadi ben yokum anladım da, Fabricio da yoktu… Haydaaa ! Fabricio’yu da bırak… Yahu, zenciler ve diğer safkan Fransızlar dışında, başka bir Allahın kulu dahi yoktu !

Portekizli, İtalyan, Brezilyalı, Türk, yarı Alman, yari Fransız, Cezayirli Gerrard, Faslı, Tunuslu… hiç birimiz yahu !!!

Sonradan işin iç yüzü çıktı meydana… Meğer hepimiz kendi milli takımlarımız söylemişiz… Digerleri ise, « FRANSA » demiş…

Yani yapılan seçme tamamen düzmece çıktı, etiğe aykırıydı ve işin içinde « ırkçılık » vardı…

O zamanlar küçüktük tabii, hakkımızı aramak falan gibi bir şey düşünemedik hiç… Zaten hakkını arasan ne fayda !? Mahkeme ne diyecek ki ?  « İyi oynasaydın sen de girerdin »  falan diyecek belli….

Profesyonelliğin bu kadar üst düzey olduğu bir futbol ülkesinde benim yaşadığım olay münferittir diye düşünüyorum. Ama size bir örnek vereyim : “Mamadou Niang”. Bakmayın burada kuzu kuzu takıldığına. Her maç ilk 11’de başladığı için kafası rahat Türkiye’de. Marseille de üst üste 2-3 maç yedek kalınca ortalığı ayağa kaldırdı “zenci olduğum için mi oynatılmıyorum acaba !?” diye…

Toulouse’da aşırı milliyetçiler fazla diye duymuştum. Ama bir duyumdan yola çıkarak koca bir kulübü ve şehri itham altında bırakmak saçma olur. Ancak, maalesef bu olay benim başıma geldi… Keşke gelmeseydi. Belki de hakikaten “performansımız yetmemiştir” diyeceğim ama, inanın seçilmeyen 26 kişiden, temiz bir “seçmelerin altın 11’i” çıkardı ve ben de yerimi alırdım o kadroda.

Okul sezonunun sonuna doğru, bir gün idmanda düz koşu yaparken sağ bacağım açık bir şekilde kilitli kaldı. Ben de yere kapaklandim tabii bacak kilitli kalınca. Doktora gittik : Teşhis, « çapraz bağlar zedelenmiş »… Doktorum « ameliyat olman gerekli, yoksa futbola devam edemezsin, lisansının çıkması için temiz bir rapor lazım, bunlar MR’da gözükür » dedi… Ben de korktugum için ameliyat masasından, istemedim. Zaten günlük hayatımı etkilemezmiş, sadece merdiven ve yokuş çıkarken çok fazla zorlarsam hafif sızlama yaparmış.. Yani görünürde  bir şey yok, sadece MR’da sıkıntı var.

Böyle olunca da, o dönemdeki psikolojimle, futbolu « zirve » de bırakma kararı aldım 🙂

İşte böyle dostlar…

Ben bir zamanlar « Rüstü Reçber »dim…. Şimdi ise (……………..) bile olmaz benden 🙂 (Nokta nokta’lı kısma gönlünüzdeki kalecinin ismini siz yazın artık 🙂

En nefret ettiğim şey olan « ırkçılık » futbolda da varsa, ben yokum orada dedim ve bitti…

Belki duygusal bir sebeptendi ama… bitti işte ! Artik 22 oldum, herşey için çok geç.

Sağlık olsun, rafa kaldıralım bu hayalimizi de, arada çıkarır okuruz 🙂

 
Rıdvan ERDEM

Published in: on Nisan 29, 2011 at 08:18  Comments (17)  

KONUK YAZAR KÖŞESİ : Ahmet Çizmeci’den, “Futbol’da Altyapı”

Bu haftaki konuk yazarımız Ahmet Çizmeci, çok önemli bir konuya, “Futbol’da Altyapı” konusuna değiniyor. Hayatın her alanının temeli olan  “altyapı”nın önemine “futbol”da vurgu yapan Ahmet Çizmeci’nin, Avrupa Futbolu’ndan verdiği çarpıcı örneklerle Türk Futbolu’nu irdeleleyerek kaleme aldığı bu emek dolu yazısını da, önceki konuk yazarlarımızın yazılarına gösterdiğiniz  ilgi ve beğenilerinizle karşılayacağınız inancındayız. 

FUTBOL’DA ALTYAPI

Son zamanlarda, futbolumuzda bir çok şeyin tartışıldığı günlerdeyiz. Bana göre tartışılması gereken en önemli konu, her şeyin başı olan “altyapılar”. Ülkemiz futbolunun yıllardır dile getirilen en temel sorunu alt yapıdır ve bir türlü düzeltilemedi bu sorun. Hem yönetim, hem tesis, hem de futbol olarak, alt yapıda gerçekten sınıfa kalıyoruz.

Avrupa’da oynadıkları futbolla her zaman takdir alan ve finallerde her zaman kendilerine bir yer bulan takımlar, her konuda alt yapı gelişimini tamamlamış durumda.

Premier Lig / İngiltere ligi’nin alt yapı sorunu, sadece kendi ülke takımları için var. Manchester United, Arsenal, Everton, Sunderland, Tottenham gibi takımların, birbirinden yetenekli genç oyuncuları olmasına rağmen, scout çalışmaları sonucu bunların bir çoğu ülke dışından geliyor. Son 2-3 yılda Everton, Baines ve Coleman gibi has İngiliz yetenekleri ilk 11’e yerleştirerek, bu sorunu bir nebze olsun küçültmeye çalışsa da, bu durum,  Milli takımları için gerçekten ciddi bir sorun oluşturuyor.

Ancak bu sorununu bir kenara bıraktığımız zaman, inanılmaz bir alt yapı ve scout sistemi görüyoruz İngiliz takımlarında. Arsenal’e zaten böyle bir yazıda değinmek yersiz ve bloglara sığamayacak cinsten.  Arsen Wenger’in kurduğu ve alt yapıda Steve Bould’un başında bulunduğu gerçekten çok iyi bir grup var ve dünyanın yer yerinden inanılmaz bir oyuncu akışına sahip Arsenal Akademisi.

Manchester United da aynı şekilde. Alt yapılarından her zaman Giggs, Scholes gibi takım ruhunu hiç bırakmayacak oyuncular çıkartmasını, görev adamları bulmasını iyi biliyorlar. Şu anda çıkarttıkları Darren Gibson, orta sahada gerçekten çok güçlü bir isim. Fletcher, Rafael ve Fabio kardeşler,  O’shea, Evans gibi İngiliz olmayan bir çok genç oyuncuyu bulup, onlara “ Kırmızı Şeytan “ ruhunu aşılıyorlar. Bu adamların en önemli yanı ise, İrlanda – Galler ekseni arasındaki en iyi oyuncuları bulup takıma kazandırmak. Bunların dışında, Wes Brown, Scholes, Beckham gibi çok değerli ingiliz oyuncular da, alt yapının ürünleri.

Chelsea ise, Abramoviç’in gelişiyle son 10 yıldır her konuda gelişmekte olan bir kulüp. Tabii bu gelişme, alt yapıda da  kendini gösteriyor. Dünyanın her yerinden oyuncu getiriyorlar. Sırbistan, Hırvatistan ve Hollanda pazarında çok aktifler. Son 2 yıldır Vitesse’yi neredeyse pilot takım olarak kullanıyorlar.

Everton çok fazla futbolcu alışverişi yapsa da, ne varsa alt yapısından çıkan gençlerinde var. Özellikte son 1-2 yılda, Baxter, Jack Rodwell, Anichebe gibi gençleriyle alt yapı olarak ışık saçıyorlar. Everton daha önce de Rooney’i dünya futboluna sunmuştu. Sunderland ise, bu sene parlattığı yıldızı Jordan Henderson ile, İngiliz futbolunun geleceği için umut oldu.

Southampton gibi her daim bir yıldız çıkartabilen, Crystal Palace gibi büyük takımlar için oyuncu pişiren kulüpler de var İngiltere’de. Böyle küçük takımlar, bu tarz alt yapı sistemleriyle de, kasalarına inanılmaz paralar koyuyorlar.  Mesela Southampton Saints Akademisi, şu anda İngiliz futbolunun odaklandığı Alex Chamberlian’ı parlatmakla meşgul.  Daha önce de, Gareth Bale, Theo Walcott, Wayne Brigde, İngiliz futbolunun en büyük golcülerinden olan Alan Shearer gibi yıldızları alt yapılarından çıkartıp büyük paralara satmışlardı.

İspanya’ya geçtiğimizde ise, yıllardır bir Barcelona gerçeği var. Johan Cruyff’un gelmesiyle “alt yapı ile üst yapı” olarak ayrılmaktan çıkan bir kulüp Barcelona.  Öyle bir sistem var ki şu anda, Barcelona B takımına kurallar el verse, La Liga’ya çıkıp şampiyon olacaklar. Büyük bir scout ekibinin çalışmasıyla bulunan gençler, geldikleri günden A takıma çıkacakları güne kadar hep aynı futbolu oynuyorlar ve bu da onların herhangi bir uyum sorunu yaşamamasını sağlıyor. Pedro, Messi, Xavi, İniesta, Pique, Puyol, Guardiola gibi isimlerle, Barcelona alt yapısının “La Masia”sının adı dünya futboluna altın harflerle yazılmış, insanların aklına tam anlamıyla kazınmış durumda. Tabii bunların hepsi büyük bir çalışmayla oluyor. Guardiola’nın da dediği gibi,  yıllar öncesinden, “ İniesta’nın, Xavi’den bile iyi olarak geleceği” biliniyor. Guardiola’ya, “alt yapıda Xavi diye bir çocuk var seni geçecek !” deniliyor. Bunların hepsi, uzun uğraşlar sonucu, geleceği görerek olabiliyor. Öte yandan, alt yapısında 24 yaşına gelmiş, 26 yaşına gelmiş ama hala B takımda oynayan oyuncular da var. Ama  takım 2. Ligde olduğu için, onların tek sorunu birinci ligde oynayabilmek oluyor.  Ee tabii, Barcelona alt yapısından da oyuncular çalınabiliyor. Örneğin, Pique’yi ManU çalmıştı ellerinden ama,  yuvaya geri döndü Gerard Pique. Fabregas da öyle ve bu yaz o da yuvasına dönecek büyük bir ihtimalle. Bu arada, transfer döneminde Manchester City, Barcelona B takımının gelecek vaat eden İsrailli oyuncusu Gai Assulin’i kadrosuna kattı. Yine bir ada takımı Blacburn Rover ise, Ruben Rochina’yı Barcelona’dan çaldı.

Ezeli rakip Real’de ise çok büyük bir alt yapı çalışması olmamış hiçbir zaman. Her zaman en iyilerin, en gösterişlilerin peşindelerdi onlar. Ama yıllar içinde orada da, takımın ruhunu yansıtan Guti, Raul, Hierro, Casillas gibi alt yapının ürünleri olan futbolcular çıkarak takımlarına büyük hizmetler vermişlerdir ki, bazıları hala hizmet vermeye devam etmekteler.

Bu iki dev hariç, sadece Bask bölgesindeki futbolcularla oynayan Atletic Bilbao da bir çok büyük oyuncu ve yetenekli genç çıkarmış. Son dönemde Llorente, Javi Martinez (alt yapısı Osasuna ) ve İker Munian bunun en iyi örnekleri.  Bunun dışında, 2005 yılında Chelsea’ye 12 milyon €’ya sattıkları Del Horno, Andoni Goikoetxea gibi isimler Bilbao alt yapısından yetişmiş ve dünya futbolunda önemli yer almışlardır.  Atletico Madrid, Valencia, Sevilla gibi takımlar da, son dönemde çıkardıkları Jesus Navas, Dominguez gibi isimlerle alt yapı çalışması içine girdiklerini gösterdiler. Zaman içerisinde bir de Real Sociedad’ın çıkarttığı alt yapı yıldızları var. Xabi Alonso, Bilbao efsanesi olsa da, Sociedad alt yapısı almış. Etxeberria, Javier Garrido gibi isimler de bu takımın en iyi dönemlerinden çıkan yıldızlardı. Sergio Ramos, Mendieta, David Silva, Cazorla gibi isimler ise, bir dönemin alt yapı çalışması ürünleri.

Son dönemde takımlar Barca’yı gördükten sonra, kendi içlerine daha fazla döndüler. Atletico Madrid yabancı stoperler alırken, bu dertlerinin devasını Alvaro Dominguez’de buldular. Aynı şekilde,  yabancı kaleciler varken, son yıllarda Asenjo denendi ama, olmayınca da, kendi içlerinden De Gea gibi süper bir kaleci çıkardılar.

Almanya’da ise sistem biraz daha farklı gibi geliyor bana. Alt sıradaki takımlar veya alt liglerdeki takımların alt yapılarından iyi oyuncular çıkıyor ve bu oyuncular hemen ilk görüşte kendilerini belli ediyorlar. Büyük takımlar, bu genç yaşta ki yıldız adaylarını hemen almakta hiç tereddüt etmiyorlar. Son dönemde, Dortmund sayesinde göze batan bir scout sistemi var.  Klopp yönetimindeki Dortmunt, Kagawa, Barrios, Lewandowski gibi futbolcuları neredeyse sıfır maliyetle bulup, getirip, oynatıp milyon €’ luk oyuncular haline getirdi.

Almanlar, 2000 Avrupa Şampiyonasından sonra bunun gerçek anlamda farkına vardılar ve önemini kavradılar. 2000 Avrupa Şampiyonasında Almanya sadece 1 gol atabilmiş ve  1 puan alabilmişti. İşte ondan sonra gerçek bir yapılanmaya giriştiler ve bugün meyvalarını topluyorlar.  Bu yeniden yapılandırma sürecinin odağında ise, futbol altyapı okulları vardı. 1. ve 2. Bundesliga’da mücadele eden profesyonel kulüplere “altyapı okulu kurmak” zorunluluğu getirildi.  Her akademide olduğu gibi, Almanya’da da takımlar genç oyunculara her türlü olanağı sağlıyor.  Şu anda Alman Birinci Ligi’ndeki tüm oyuncuların yüzde 52,4’ü, işte bu altyapı okullarından geliyor. Kulüpler, futbol altyapı okullarına bugüne kadar 600 milyon eurodan fazla parasal kaynak sağladılar. Örneğin Borussia Mönchengladbach’ın alt yapısı, Borussia-Park stadına 5-10 dakikalık bir mesafede.  Borussia Mönchengladbach takımının altyapıdan sorumlu yöneticisi Roland Virkus, kulübün futbol altyapı okulu hakkında, “Okulumuzda antrenman sahaları, sosyal konutlar ve idari birimler hepsi bir arada. Okul buradan arabayla beş dakikalık mesafede. Yani gençlerin zamanlarını iyi kullanmaları amaçlanıyor.” Marcel Jansen, Marko Marin, Marvin Komper gibi isimler Mönchengladbach takımının alt yapı okullarından çıkma.

Bayern’e ise fazla girmeye gerek yok. Her daim kendi alt yapısından yetiştirdiği değerleri var. Thomas Müller ve Badstuber ise son dönemdeki en önemli örnekler.

Bunlar sadece, ülkelerin futbol dünyaları içindeki bazı örnekler, ya da öne çıkanlar. Ülkemizde ise bunların hiç biri yok. Alt kademedeki takımlar arada sırada bir oyuncu çıkarabiliyorlar. Örneğin şu anda Konya Şekerspor Ömer Ali’yi, Altay Volkan Yaman’ı parlatıyor, ancak bu, düzenli bir hale getirilemiyor. Ülkemizde “scoutluk sistemi” ise, nerdeyse bir şehir efsanesi halini alacak.

Aylar önce Abdullah Avcı Ntvspor’a çıkmıştı ve -kendi ile birlikte- 4 kişilik bir scout ekibi olduğunu söylemişti. Bildiğimiz tek scout ekibi de budur herhalde Türkiye’de. Yeni yeni birkaç kulübümüz “Wyscout” sisteminden faydalanmaya başlasa da, bir çoğu hala menajerlerin önerdiği futbolcuları daha cazip buluyorlar.

“Alt yapı”, sonsuza kadar tartışmaya açık. En alt kademede oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçındaki küçücük çocukların kavgası, cahiliyetin alt yapıda bile yansıyan holiganizminin bir göstergesi. Bu çocuklara ne öğretiliyor ki, ne oynasınlar !? Galatasaray alt yapısında, en temel olarak ne alır şu anda genç yıldız adayları !?  Her sene bir şeyler değişiyor.  Değişime ayak uydurmayı öğretmek gerek o zaman alt yapılarda. Ama bu hepsinden zor. Belli bir sistemde, belli oyuncularla oynamayı öğrenen genç yetenekler, A takımlara çıktıkları zaman hiç sıkıntı çekmiyorlar. (Örnek : Barcelona). Rijkaard’la birlikte, alt yapıya Hollandalı bir hoca getirerek Galatasaray buna doğru bir adım atmıştı ama, ısrarcı olunmadı.

Bizim genç yetenek çıkarmadaki temel sorunumuz, onlara güvenmemek, gidip sakatlıktan bütün sezon yatan adamlara milyon €’ lar verirken, genç oyuncularımıza 1 milyon € ayırmamak. Alt yapılar için yapılan yıllık harcamalar çok gülünç boyutlarda. Bir çok kez, bir çok spor programına da konu oldu bu. Galatasaray’ın Bayan Psikiyatrisi Telegol’a çıkıp bunların hepsini dile getirdi. Emre Çolak, Anıl Dilaver, Semih Kaya, Galatasaray’ın son dönemde belki de yitirmekte olduğu değerler. Daha önce de, Özgürcan, Cafercan, Mülayim Erdem gibi, “gümbür gümbür geliyor” denen gençler yitip gitmişti. Çünkü bunların hiç birine gerçek bir şans verilmedi, gerçekten inanılmadı bu gençlere.

İniesta, Xavi, Messi, Guardiola… Bu futbolcuların hangisi başka takımlara kiralık olarak başka takımlara gitti !? Ya da gidenlerden, -mesela Avrupa’da Wilshere gibi- hangisi kendine bir şeyler  katabilecek takımlara gitti !? İşte en son örnek Arda Turan. Ersun Yanal’dan bir şeyler öğrenebildi Manisa’da ve sonra Galatasaray’ın en büyük yıldızı oldu. Bir başka örnek, Aydın. Abdullah Avcı’nın elinde rehabilite edilerek takımına döndü ama, tam olarak güvenilmedi ona ; önünde her zaman birileri oldu. “Süper” ama,Süper Ligimiz’de, maçlarda kadroda genç oyuncu bulundurma kuralı olmasa, hiç kimse çıkmayacak ortaya.

“Para” konusuna gelince, genç oyuncuya neden para verilmez anlamıyorum. Cenk Tosun’a mesela. Hiçbir büyük takım para verip almadı ama, Gaziantepspor onun değerini bildi. Sonuç, 11 maçta 10 gol. Hala İsmail Köybaşı’na verilen 6 milyon €’ya yananlar var. Bakın kaptan İbrahim Üzülmez gitti, o genç orada tek başına kaldı ve sırtlamaya çalışıyor yükü. Milli Takımın geleceği için de, tek sol bek adayı o’dur herhalde.

Fenerbahçe 2 yıl önce Abdülkadir Kayalı ve 2 genç oyuncu daha almıştı. Hangisinin ismi hala akıllardadır !? Belki bir tek Abdülkadir, o da artık geri dönemeyecek herhalde Fenerbahçe’ye.

Beşiktaş, hala gelecek seneye Ferrari’yi gönderip yabancı bir stoper almayı planlıyor. Ne gerek var ki ? İbrahim Toraman-Sivok- bonservisi alınacak olan Ersan ve tabii ki alt yapıda ışıldayan Atınç var. Bu formayı ona verdiniz de sırıttı mı o forma onun üzerinde !? Ne gerek var başka bir futbolcuya, koyun onu takıma, yoksa Semih Kaya olur başınıza.

Ülkemizde şu da hiç gözüme çarpmaz benim : Bir Southampton’ımız yok mesela. Neden yok !? Çünkü alt kademelerde bir oyuncunu yıllık geliri 4 bin lira. Üste çık, süper ama süper ligimize çık, bir oyuncunun 90 dakikalık oynama bedeli bu. Hangi alt kademelerde oynayan takım, gençlere ne para ayıracak da, ne yetiştirecek !?

Derwall’in Türkiye’ye ilk geldiğinde, “öncelikle geçici değil, kalıcı başarıların, çağdaş altyapı ve tesislerin” önemini vurgulamıştı.

Ve aynı şeyler hala vurgulanmakta ama, kime !?  Bu vurguya dikkat eden var mı !?

Ahmet Çizmeci (http://bayafutbol.blogspot.com)

Published in: on Nisan 28, 2011 at 08:36  Comments (18)  

Karadeniz Fırtınası Eski Hızını Yakaladı Mı ?

Eski dizilerden A Takımı’nı hatırlar mısınız ? Bir zamanların en tutulan dizisi olmakla birlikte, şu anda CSI gibi dizilerin atalarından biriydi. Hikayenin özünde, bir grup sorunlu ama yetenekli adam özel bir ekip oluşturup, teröre karşı savaşırlardı. İnsanın “keşke her ülkenin bir A takımı olsa” diyesi geliyor !

Hollywood’da da, bir grup sorunlu suçlunun İkinci Dünya Savaşı sırasında özgürlüklerini kazanmak için bir göreve gönderildiğini, Dirty Dozen filminde görebiliriz. Trabzonspor, bu sezon bana Süper Lig’in A Takımı gibi geliyor. Sorunlu oyunculardan kurulu Karadeniz Fırtınası nefes kesen bir şampiyonluk yarışı içindeyken, gelin hep birlikte bu performanslarını değerlendirelim.

Yetenekli Ama Sorunlu Adamlar

“Neden hiç bir zaman Türkiye’den yıldız oyuncu çıkmaz !?” diye yakınırız. Futbolun bu kadar ilgi gördüğü bir ülkede halen elde tutulabilir bir yıldız çıkmadı maalesef. Yıldız olma potansiyeli olup Avrupa’ya gidenler de, en fazla bir sene parlamayı başarabildiler. (Nihat, Emre v.b.) Fakat üç büyüklere ve Anadolu kulüplerine baktığımızda, teknik açıdan şu anki yıldızlardan hiç bir eksiği olmayan futbolcular geldi geçti ligimizden. Sergen Yalçın, Ceyhun, Yusuf, İlhan Mansız son senelerden ilk aklıma gelenler. Bu oyuncuların hepsi çok yetenekli olmakla birlikte, bir o kadar da, profesyonellik açısından çok gerideydiler. Hep bu oyuncuları suçlarken, haklı olarak onların karakterlerine değindik. Fakat unuttuğumuz bir konu, bu oyunculardan faydalanabilecek bir teknik direktörün de başlarında olmamasıydı.

Geçen hafta Fenerbahçe değerlendirmesinde, liderlerlerin insan ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunundan bahsetmiştim. Şenol Güneş Hoca insan ilişkileri açısından en önde gelen teknik direktörlerimizden biridir. Bir zamanlar yerli antrenörlerimizi ‘karizmatik’ bulmayıp, yabancı hayranlığına kendilerini kaptıran kulüplerimize, bu sezonun çok büyük bir ders olduğunu görmek gerçekten mutlu edici oluyor.

Bu konudan ilerlersek, Trabzonspor’u A Takımı’na dönüstüren etkenlerden en önde gelen unsur Şenol Hoca’dır. Elinde birbirinden sorunlu, Avrupa’nın ve Türkiye’nin çeşitli takımlarında oynayıp bir türlü tutturamayan oyunculardan bir takım oluşturmak, sadece insan ilişkilerinden geçer. Ligin ikinci yarısında adeta takımını sırtlayan ve Drogba’yı hatırlatan fizik gücü ve golleriyle Burak Yılmaz, teknik açıdan ligin en iyi oyuncularından Engin, senelerdir verim alınamasa da Avrupa’nın en kıvrak oyuncularından Yattara, yılların emekçisi Serkan. Bu oyuncuları tek tek sayınca, “evde son kalan malzemelerden bir yemek yaparmışcasına” gibi gelebilir. Ama bu oyuncular ligin ilk yarısında (Uğur Meleke’nin deyimi ile), “adeta küçük bir Barcelona gibi oynuyorlardı !” Trabzonspor’un oyuncuları özlerinde o kadar yetenekli ki, kendilerini oyuna verip istekli olduklarında, yenemeyecekleri takım çok az bulunur.

Gelin spor medyasında Trabzonspor hakkında yazılanlara bir göz atalım :

_________________________________________________________

Uğur Meleke

Süper Lig’de ilk yarıda birkaç küçük Barcelona vardı : Trabzon gibi, Kayseri gibi, iç sahadaki Karabük gibi, hatta Uygun’lu Eskişehir gibi… İkinci devreyle birlikte Spor Toto Süper Lig’deki Barcelona etkisi azaldı ; belki sona yaklaşıldığı, belki Mourinho’nun 4-5 pasla gole gidebildiği düşünce tarzı daha fazla benimsendiği için maçların ruh hali de değişti. Artık hemen hiçbir ekip 20-30 pasla kaleye gitmeye çalışmıyor, herkes takım savunmasını kusursuz uygulayıp az pozisyondan çıkaracağı kısıtlı üretimle sonuca varmak istiyor.
Aslında “Küçük Barcelona” lıktan sonra “Küçük Inter 2010” luğu da en iyi uygulayan takımdı Trabzonspor… Son 6 maçı kazanırken kalelerinde yalnızca iki (bireysel hata sonucu) gol gördüler, tam 630 dakikadır takım savunmasında çok az açık verdiler. …..

… Ama Trabzon’2011’in, Inter’2010’a göre en önemli eksiği az pozisyondan çok skor üretme becerisi. Trabzon’un bir hareketle tabela değiştirebilecek kendi Milito’su, kendi Sneijder’i yok ; ya da en azından uzun zamandır formsuzlar. Bordo-mavililer’in uçtaki ikilisinden Umut’un son 11 maçta 2, Jaja’nın son 16 müsabakada 4 golleri var ! Son birkaç aydır Trabzon’un bütün skor yükü Burak’ın üstüne binince, muhakkak bu kahramanın da yılacağı bir gün gelecekti. Galiba o gün de dündü..

http://www.sporyazarlari.com/ffutbol/futbol-genel/ugur-meleke/23-04-2011/defansif-zirve-ofansif-dip/337635.aspx

Hami Mandıralı

Kapanan Eskişehir defansına karşı, sağdan ve soldan gerekli destekler gelmeyince oyuncuların bireysel becerilerine kalan maçlarda özellikle orta saha ve forvetin diğer maçlara göre etkisiz olması, pozisyon yaratamaması, ikinci yarı Umut‘un net bir pozisyonu gole çevirememesi, Burak‘ın diğer maçlara göre etkisiz olması Trabzonspor‘un kazanamamasında etkili rol oynadı.
Takım oyununda hep aynı futbolculardan beklenti içinde olununca sıkıntılar doğuyor. Onun için başka oyuncuların da aktif olarak saha içersinde aktif rol alması lazım.

http://www.sporyazarlari.com/ffutbol/futbol-genel/hami-mandirali/23-04-2011/tolganin-gecesi/337557.aspx

İskender Günen

Şampiyonlukta kenarda bekleyen oyuncuların sahaya girdikleri zaman yapacakları katkı çok önemlidir. Trabzonspor’da ikinci yarıda oyunun kilitlendiği anda yedek kulübesine baktım. Fiziksel yönden tamamen tükenmiş Yattara ve Ocak ayı transferi Brozek oyuna ‘kurtarıcı’ diye alındılar.
İşte bu alternatifsizlik ve kadro derinliğinin olmaması, Trabzonspor’un şampiyonluktaki en büyük dezavantajıydı.

http://www.sporyazarlari.com/ffutbol/futbol-genel/iskender-gunen/23-04-2011/buyuk-bir-yara/337536.aspx

______________________________________________________

Peki bu kadar övgüden sonra onları ligin ikinci yarısında puan kayıplarına iten nedir ?

Trabzonspor’un en büyük düşmanı yine kendisi oldu ligin ikinci yarısında. Bu kadar sorunlu oyuncuyu bir arada tutup uzun vadede başarı elde etmek gerçekten çok zor bir görev. İlk yarıdaki başarının öncülerinden Engin Baytar, ikinci yarıda neredeyse hiç oynamadı. Umut, senelerdir kendini geliştiremese de, mücadelesi ve isteğiyle Burak’ın bu performansa gelmesini sağlayan en önemli etkenlerden. Fakat kaçırdığı goller ile şampiyonluk yarışında takımını zora sokan en önemli isimlerinden biri olmayı da yine o başardı. Jaja ve Coleman, konsantrasyon eksikliklerinden, en fazla 16 maç verim alınabilecek futbolcular. Bir takımın başarısı bu tür oyunculara bağlanırsa, uzun vadede puan kayıpları yaşaması kaçınılmaz olur. Selçuk İnan, Egemen, Giray ve Serkan Balcı takımın gol yemesini engellese de, takım gol yollarında ciddi anlamda sıkıntı çekiyor. Şampiyon olmak ve seneye Avrupa’da başarılı olmak için mutlaka kadro derinliğinin geliştirilmesi gerekiyor.

Trabzonspor her zaman bu ligin renklerinden biri olmuştur. 27 senedir şampiyonluk yaşamamış olsalar da, halen Süper Lig’e çıkıp şampiyon oldukları seneler büyük bir heyecanla anlatılır. 90’larda Hami, Ogün ve Şota’lı Trabzonspor’un, günümüzde yavaş yavaş özüne döndüğünü görmek büyük bir zevk ! Şampiyonluğu kazanamasalar da, bu Trabzonspor’dan uzun seneler bahsedeceğimizi düşünüyorum.

Okuyucu Sorusu: Sizce Trabzonspor’u ilk yarıda başarılı yapan neydi ve ikinci yarıda puan kayıplarına neden olan etken nedir ? Takımda seneye mutlaka değişmesi ya da takviye yapılması gereken futbolcular ve mevkiiler nedir ? Şenol Güneş’i bir teknik direktör olarak nasıl buluyorsunuz ? Sizce 27 senedir neden Trabzonspor şampiyon olamıyor ?

Published in: on Nisan 27, 2011 at 07:14  Comments (10)  

12’YE 4 KALA


Küme düşecek takımlar artık iyice netleşti.

Şampiyon takım ise hala belli değil ama, şampiyonlar liginde oynama hakkını elde eden iki takım kesinleşti : Fenerbahçe ve Trabzonspor.

12’ye 4 kala, Fenerbahçe, aynı puana sahip olmasına rağmen, averaj üstünlüğü ile liderliği Trabzonspor’dan devraldı.

Şampiyonluk yarışında yelkovan bir “tık” daha ilerlerken, ardında yine unutulmaz an’lar, unutulmaz anılar bıraktı bizlere.

Heyecan, hüzün, korku, sevinç, üzüntü, coşku, öfke, hasılı saniye göstergesinin her bir ilerleyişinde nice karmaşık ve içiçe geçmiş duygularla, ardında tartışılan hakem kararlarını, yergileri, övgüleri hatta bir futbolcunun da gözyaşlarını bırakıp geçti gitti bir haftasonu daha.

Gelecek hafta sonunda bu nefes nefese yarış yine sürecek ve kimbilir yine neler olacak !? Zaten futbolun keyfi de burada işte ; “Kimbilir neler olacağının” önceden bilinmemesinde.

Birincisi ancak foto-finish’le belirlenen yarışların heyecanı bambaşkadır. İşte bu yarış da, o lezzette bir yarış. 12’ye 4 kala, iki rakip at başı koşmaya devam ediyorlar. Aralarında sadece santimetreler var. Böyle bir finali izleyebilmek her zaman kısmet olmaz. Kıymetini bilip, keyfini sürmeye devam edelim.

Ancak devam ederken de, sonunda ipi yalnız biri göğüsleyeceğini, ama ikisinin de şimdiden alkışı hakettiğini aklımızdan çıkartmayalım. Yarışın sonunda, şampiyonluğun getireceği mutluluk doya doya yaşanmalı elbet ; ama bu yarıştaki ikincilik de hiç öyle derin hüzünlere değil, övünç ve gurur duygularıyla karşılanmalı bence. Öyle ya, “emek”, her koşulda saygı görmeli…

O.K.

 

Published in: on Nisan 26, 2011 at 23:07  Comments (5)  

Midas Futbol Sohbetleri 24.04.2011

Published in: on Nisan 25, 2011 at 04:45  Comments (29)