Midas Futbol Sohbetleri 29 05 2011

Published in: on Mayıs 30, 2011 at 02:37  Comments (61)  

ŞEHİRLERİN RUHLARI, ELİ SABANLILAR VE “BİZ”E DAİR…


Çok eskilerde, şehirlerin ruhları olduğuna inanılırmış. Savaşlarda zorlukla fetih edilen şehirler, bir daha dirilmesinler diye, sabanla dışarıdan merkezlerine doğru sürülürmüş. Nitekim Romalılar tarafından ele geçirilen Kartaca öyle bir sürülmüş ki, bir daha dirilememiş.

Şehirler gibi, sporun da, kulüplerin de ruhları var. Ama bir tarafta da onları Kartaca’ya çevirmeye çalışan, eli sabanlı, içimizdeki “Romalılar” !

Bir sezon daha geride kaldı. Sadece futbol takımı değil ama, bir spor kulübü olarak değerlendirildiğinde, Fenerbahçe’nin rakiplerine nazaran açık ara önde olduğu bir gerçek.

Bu fark, futbol takımı bu sezon şampiyon olamasa idi dahi, değişmeyecekti.
(daha&helliip;)

Published in: on Mayıs 25, 2011 at 20:39  Comments (6)  

Midas Futbol Sohbetleri 22.05.2011

Published in: on Mayıs 23, 2011 at 07:08  Comments (20)  

12’YE 1 KALA : Bu yarış, gönlümde sona erdi !


Süper Lig’de başa yarışan iki takım, pistteki son düzlüğe de kafa kafaya çıktılar artık.  1 dakika sonra da onlardan biri, en fazla santimetre farkı ile, yarışı kazanacak.

Son düzlükteki mücadeleyi de yine keyif ve heyecanla izleyeceğim elbet. Ama yarış benim gönlümde 12’ye 1’kala sona erdi. Çünkü, sonucu ne olursa olsun, ben bu yarıştan büyük zevk aldım ve ipi de, haketmiş olanlardan birininin göğüsleyeceğini biliyorum artık.

Keşke yarış bittikten sonra, iki rakip kendi renklerini taşıyan bayraklarını sırtlarına koyup, elele tribünleri selamlayabilseler ve seyirciler de, hangi takıma gönül vermiş olurlarsa olsunlar, ayağa kalkıp alkışlasalar onları.

Kimileri “yapar”, kimileri “konuşur” ; kimileri “üretir”, kimileri  onlardan “sebeplenir”. Bir yanda, er meydanındaki emekler ter olup inci yağmurları gibi güzellikler sunarken, öbür yanda da, sebeplenmeye çalışanların kirli çeneleri bütün hızıyla zahmetsizce çalışmaya devam ediyor maalesef. Ama tablo ortada, ne komplolar icad ederlerse etsinler, gerçeği değiştirebilmeleri mümkün değil.

Bakın, oynanmış olan 33 maçta, Fenerbahçe 80 gol atmış, 31 gol yemiş ve 25 maçı kazanmış. Trabzosporn’un ise sadece 2 yenilgisi var. Attığı 65 gol rakibinden az ama, yediği 23 gol de öyle ve 24 maçı kazanmış. İkisi de 79 puana sahip. Bu puan, 18 takımlık bir lig için, şampiyon olmayı rahatça hak ettirecek kadar yüksek bir puan seviyesi. En yakın takipçilerine tur bindirmiş durumdalar ki, onlarla aralarında 21 puan fark var. 16 rakip unlarını eleyip eleklerini duvarlarına asmışlarken, onlar bütün güçleri ile mücadeleyi nefes nefese sürdürmeye devam ediyorlar. Aralarında yaptıkları bilek güreşlerinde de eşitlik var. İkisi de kendi evlerindeki güreşte galip geldiler. İkisinin de, onun bunun münasebetsizlikleri nedeniyle oynanmadan elde ettikleri, “hükmen” hediye edilmiş beleş puanları yok.

Daha ne olsun, bu tabloyu kendi emekleri değil de, başkaları mı hediye etti onlara !?

Maraton yarışında, stadyumdaki son düzlüğe omuz omuza giren iki rakip yarışçı yarış bitene kadar nasıl ayakta alkışlanırlarsa, ben de iki takımı öyle ve yürekten alkışlıyorum. Darısı, son düzlükte yarışı sürdürebilen daha fazla yarışçıyı görmeyi dilediğim, önümüzdeki sezonların başına…

Not : Cem bu hafta “okuyucu sorusu” ile biten bir yazı yayınlamadı. O halde ben sorayım  bari ! Cevap için, Pazar günü saat 20.00’ye kadar vaktiniz var.

Okuyucu Soruları :

(Sorular sadece Fenerbahçe ve Trabzonsporlular için değildir. Lütfen önce taraftarı olduğunuz takımı belirterek cevap veriniz).

1) Bu sezonki yarıştan zevk aldınız mı ? Aldınız ise neden ve ne boyutta ? Almadınız ise, neden ?

2) Fenerbahçe şampiyon olursa, neler hissedersiniz ?

3) Trabzonspor şampiyon olursa neler hissedersiniz ?

4) Fenerbahçe şampiyon olduğu taktirde, bunda saha dışı kirli etkilerin rol oynadığını düşünür müsünüz ?

5) Trabzonspor şampiyon olduğu taktirde, bunda saha dışı kirli etkilerin rol oynadığını düşünür müsünüz ?

6) Gelecek sezon sizce hangi takım şampiyon olur ?

O.K.

Published in: on Mayıs 20, 2011 at 06:54  Comments (12)  

KONUK YAZAR KÖŞESİ : Mert Erkol’dan, “Futbol’un Yalnız Adamları : Kaleciler”

Bu haftaki konuk yazarımız Mert Erkol bizlere, futbol’un yalnız adamlarını, kalecileri anlatıyor. Kendi de “yalnız adam”lığı ilk gençlik yıllarında, Lisesinin takımında yaşamış olan Konuk Yazarımız, zor kararları tek başına almak zorunda kaldığınız anlarda, “penaltı kurtarmak durumunda kalan bir kaleci” olduğumuzu düşünmemizi önerirken, yaşamda “kaleci yalnızlığı” hissettiğimiz anların, hiç de azımsanamayacak kadar fazla olduğunu da hatırlatıyor bizlere.

Mert Erkol’un bloguna şu adresten ulaşabilirsiniz:  http://www.merterkol.com/

Futbolun Yalnız Adamı

Yalnız adam sıfatı bile aslında onları tanımlamaya yeter.

Yaptıkları ile bir maçın tümden kaderini değiştirecek adamdır kaleciler.

Bütün bu yalnızlıkları karşısında kendilerini koruyabilmek ve oyunun kaderini değiştirebilmek için özel bir hak verilmiştir kendilerine : Ellerini kullanabilmek.

Boyutları standart olarak düşünüp 7.32 x 2.44 olarak ele alırsak, 17.86 m2 yi her an beklerler ; Top geçmesin diye.

Bütün maç boyunca dünyaları kurtarmış olsa da, yapacağı tek bir hata her şeyi silip süpüreceği için yalnızdır.

Zordur kalenin önünde durmak, an’ların en kısıtlı olanında bile karar verip vermemek, atlayıp atlamamak, doğru köşeyi seçip seçmemektir. Bu nedenle siyahla beyaz, 1 ve 0 gibidir kalecilik.

Hiç gri renk taşımaz. Ya başarılısınızdır ya başarısız. Defansı iyiydi, ortaydı çok hata yapmadı diye değerlendirebilirsiniz, aynını sahadaki tüm  bloklar için söyleyebilirsiniz. Ama kaleciler için maalesef.

Hatayı ya yapmışsınızdır, bunu tabelada gol olarak görürsünüz, ya da yapmamışsınızdır, “takım halinde başarılıydı” denir.

İşte tam da bu nedenden ötürüdür ki, takımın geride kalan 10 kişisinden daha fazla ve hızlı düşünmek zorundadır kaleci. Arkasında kimse yoktur. Tesadüfler eseri topların çarptığı direkten başka hiç bir şey korumaz onu. Oyunu iyi seyretmek, pozisyonu iyi ölçmek, doğru zamanda doğru yerde olmak, anında en olumlu hamleyi yapmaktır kalecilik. Bu nedenle bir takımı kurarken iyi bir kaleci seçmek, defansı da sağlama almak demektir. İyi bir kaleci, pozisyona sürekli arkadan baktığı için, defansı için de yönlendiricidir çünkü.

Kendimi bildiğim andan beri, neredeyse sahada oynadığım tek pozisyondu kale. Lise son sınıfta, lise takımında, Türkiye yarı finalinde gördüğüm kırmızı karta kadar. O an, aktif kaleciliğimin jubile anıydı, gerisi hep halı saha ! 🙂

Büyüdüğüm semt İstanbul Kadıköy olunca, zaten bir başka sevdaya kapılma şansınız olamazdı ; bugün 30 lu yaşlarda olanların hatırladığı Yaşar’lı, Önder’li, Cem’li, Müjdat’lı, Selçuk’lu kadrodan itibaren, gözlerim sahada hep “sarı lacivert”e odaklandı.

Yaşar ve Lukovcan gidip Schumacher geldiğinde ise, Yaşar ve Lukovcan’ı örnek almamak gerektiğini anladım. 🙂

Böylece ilk rol modelimi söylemiş oldum : Tony Schumacher.

İyi bir stili vardı, hırslıydı, köşe seçiminden kalede durduğu yere kadar herşeyi o kadar doğru yapıyordu ki !

Tam Schumacher’in takımdan ayrıldığı dönemler… Türkiye, resmi TRT1’in yanına TRT2’yi de eklemiş, haftanın bir günü Avrupa’dan Futbol yayınlanıyor.

“Celta Vigo kalecisi harika kurtardı” diye bir ses duydum…baktım. Adını daha önce hiç duymadığım bir kaleci.Tam bir çizgi kalecisiydi.

Sonrasında, her hafta özellikle İspanyol ligi maçlarını izlemeye çalıştım. Aslında Real’in altyapısından yetişmişti.

91-94 arası, her sene bir alt sıra takımına yolladılar. 94-98 arası Real kalesinde izlettirdiler. 98’den 2008’e kadar da onu Valencia kalesinde izledik. Dünya kalecileri arasında ilk sıra tercihim, “Santiago Canizares”.

 Hazır ilk sıraya Santiago Canizares’i koymuşken, dört iyi kaleci daha ekleyelim ki, “Mert’in ilk 5’ i” ni sunmuş olayım. (Maçlarını televizyondan da olsa, takip etme şansına eriştiklerimi yazıyorum. Yaşım gereği bu şansı bulamadığım, başta Lev Yashin, Gordon Banks, Sepp Maier, Ricardo Zamora, Dino Zoff gibi isimleri bu listeye eklemesem de, saygı ile anıyorum).

 Daha eskiler Lev Yashin’den söz eder ama, izlemek nasip olmamıştı. 1988 Avrupa Şampiyonası ise, dünya vitrinine bir Rus kaleciyi daha sundu, “Rinat Dassaev”.

Dassaev, son derece akıllı bir oyuncu olup, oyunu çok iyi izleyebilen ve etüd edebilen bir yeteneğe sahipti. Bu nedenle hep doğru zamanda, doğru yerde oldu.

Edwin Van Der Sar, özellikle cepheden ve yandan gelen toplarda son derece başarılı olduğunu, başarısının gelip geçici değil, her gün daha ileri gideceğini gösteren bir yapıya sahipti. O nedenle de listede yerini üçüncü sıradan alıyor.

Sergio Goycochea, Italia 90’da takımının finale kadar yükselmesinde, en az takımındaki diğer futbolcular kadar başarılıydı. Özellikle penaltı vuruşlarında doğru köşeyi önceden sezebilme yeteneği, takımına finali getirmişti. Final maçının 84 üncü dakikasında, Brehme’nin penaltısında da aslında doğru köşeye atlamış ama, tam köşeye giden topu çıkaramamıştı. Kendisi listemizin dördüncü sırasında yer almakta.

5 inci sırada ise, alan kaleciliğini sevmiyor olmama rağmen, asla görmezden gelemeyeceğim bir ismi eklemek istedim. Profesyonel kalecilik kariyeri boyunca tam 62 GOL ATMIŞ olan bu serbest vuruş ustası olan kaleci, Jose Luis Chilavert’ten başkası değil elbette.

Yukarıda saymış olduğum isimler elbet tamamen kendi düşünce ve görüşlerime göre ele alıp sıraladıklarımdır. Listeyi uzatacak olursak David Seaman, Peter Shilton, Oliver Kahn, Gregory Coupet, Gianluigi Buffon, Michel Preud Homme, Andoni Zubizaretta, Iker Casillas, Sebastian Frey, Francesco Toldo diye devam eder…

Birbirlerinden çok farklı özelliklere sahip olsalar da, yukarıda saydığım kalecilerin tamamı oyunu iyi okuyan, futbolu iyi bilen, topu en kısa ve risksiz şekilde kurtarmayı, mümkünse tutmayı ve oyuna çabuk sokmayı seven kalecilerdir.

Karar anlarında bir çok kriteri değerlendirerek, çoğunlukla doğru seçimi yapan adamların, yani kalecilerin hikayesini anlatmaya çalıştım bu yazıda.

Zor kararları tek başına almak zorunda kaldığınız anlarda, “penaltı kurtarmak durumunda kalan bir kaleci” olduğunuzu düşünün, işe yarayacaktır.

Mert ERKOL

Published in: on Mayıs 19, 2011 at 08:01  Comments (9)